Anasayfa Künye Yazarlar Arşiv Yorumlar Dağıtım Yerleri
76 Mayıs 2008
bukalp seni unuturmu anjo muro
Hayat bir noktadan başlar Emine Koylu
Bu Arkadaş ÇOK Güzel Yazıyor
Alev Dülger
onur özbekrem süleyman unutmaz
söz şifadır çağatay uluer
İnsan, sözünde saklı-3 Fatma Feyza Şencanlar
Bir Hayal Bin Kaygı
Elinde bir o yana bir bu yana katlayıp durduğu küçük kare şeklindeki beyaz kağıdı önündeki kitabın üstüne koydu ve buruşmuş kıyılarını şöyle bir düzelterek çantasından çıkarttığı kalemle üstüne bir çizgi çekti. Sonra bir çizgi daha, bir çizgi daha… çocukluğunda çizdiği evlerden birini çizdi küçük beyaz kağıda … üstüne biraz bulut ve onların arkasından parlayan bir güneş. Küçük bir bahçe çitlerle çevrili ve bir ağaç…biraz da papatya… pencereleri kucaklar gibi duran perdeleri de çizdi… ve tabi ki düzgün ve güzel kiremitli çatıya bir baca ve üstünde dumanı mutlaka…
Çocukken hiç böyle bir ev görmemesine rağmen, evleri hep böyle çizerdi. Hep bu evi çizerdi. Resmi yapıp bitirdikten sonra kağıdı gözünden biraz uzaklaştırıp şöyle bir bakar, gülümserdi... Sıcacık olurdu içi. Yine öyle yaptı… içi ısındı, gözleri yaşardı…. Bu resme bakan çocukluğuna ağladı ağladı…
Gün ağarmak üzereydi… Uzun süredir hasretini çektiği sessizlik meğer sabahtan az önceki karanlığın içindeymiş. Birbirini çok özleyen iki dost gibi sarıldılar sessizlikle karanlıkta. Sessizlik sitem etti. Günün bu vakitlerinde hep onu beklediğini ama onun çoğunlukla uykuya misafir olduğunu söyledi. Sessizce utandı bu sitem karşısında. Kendini sahte bir aşık gibi hissetti ve çok mahcub oldu. Bütün gece üstünde oturduğu sandalyeden ayağa kalktı. Yeni yürümeye başlayan çocuklar gibi bir müddet dengesini sağlayamadı. Uyuşmuştu bacakları. Bacaklarına da iyi geleceğini umarak yürümek istedi. Yaz kış giydiği ince gri ceketini aldı ve dışarı çıktı. Çamlıca tepesine yürüme mesafesindeydi bulunduğu ev. Henüz kimsenin solumadığı taptaze havayı içine doldurarak, kadim ve kavi dostu sessizliğin gönlünü almaya çalışarak yürüdü. Tepede, otoparkın kenarındaki kabinde uyuyan görevliden başka kimsecikler yoktu. Belediye her tarafı lalelerle donatmıştı yine. Gecenin yorgunluğuyla sağa sola eğilen laleler, o yanlarından geçerken şöyle bir silkinip her zamanki dik ama munis duruşlarını almışlardı sanki. Uzayıp giden bir gök, deniz, birkaç gri bulut… Tarifsiz bir güzellik… Bu şehir için gerçekten dünyalar feda edilirdi. Bu şaşalı güzellik karşısında kafasından türlü şeyler geçerken, küçük bir kitapta rastladığı şu cümle gelip oturuverdi İstanbul'la arasına; 'gönülde öyle kaşâneler vardır ki, İstanbul onların bir kerpici bile olamaz.' Nasıl bir yapıydı nasıl bir haldi bu söylenen? İstanbul'un bir kerpiç bile olamadığı yerin, güzellikte, kemalde geçer akçesi ne olabilirdi? Çizdiğim ev gibi bir şeydir herhalde diye düşündü. Güldü. O evin bir çizgisi bile olamazdı İstanbul. İyimser yaklaşırsa, böyle bir şeydi herhalde kastedilen. Ya da, genellikle yüksek tepelerde veya sahilde tam denizin dibinde olan, kale duvarı gibi büyük duvarlarla kendini şehirden ve şehirde ne varsa hepsinden kopartan ve önünden geçenlerce asla içinde kimin oturduğu bilinemeyen, kapısından birisinin çıktığını ya da girdiğini göremediğiniz evler gibi bir şeydi. Küt bir çağrışımdı bu evet. Ama bazen böyle, duyup çok etkilendiği kocaman soyut sözlerin, hikayelerin, yaşanan hayatta herhangi bir izine rastlayamayınca, söz, kelam, kelam-ı kibar, müjde, muştu her neyse, içinde küt bir hal alıyordu. Gözü yalanlıyordu özünü. Ya da ne gözü ne de özü, bahse konu olan şeyin mayasından değildi. Bu da ayrı çıkmaz! Her neyse…
Durduğu yerin birkaç adım ilerisinde, güvercinler, dün afacan birkaç çocuğun buralarda oynayıp yerken yere düşürdüğü patlamış mısırları topluyordu. Günün bu vakitlerinde uykuya misafir olan ya da uykuyu misafir edenler ne kaybettiklerini bir bilseler dedi içinden. Ama öte yandan burada yalnız olduğu, şu anın ve bu mekanın tek tanığı olduğu için çok memnundu. Yeni gün resmen ve alenen başlamıştı artık. Biraz üşümüş, ince ceketine sarınarak yürümeye devam etmişti.
Adı Serdar'dı. Güzel bir mayıs akşamı dünyaya gelmişti. İsmini doğduktan yirmibeş gün sonra koymuşlardı. Üç kardeştiler. Dünyalar tatlısı çilekeş bir annesi, halim selim kendi halinde bir de babası vardı. Suskun bir çocukluk dönemi geçirmişti. Altı yaşında okula başlamış ve o günden beri, hep bir yere yetişmesi, hep bir şeyleri yetiştirmesi gerekmişti. Üniversitede bir bayanı sevmiş ve paramparça olmuştu. Bildiğini sandığı her şeyi yeniden öğrenip, öğrenmemesi gereken ne varsa unutmuştu. O da bir haldi…geldi geçti… diyordu hep. Çiçeklerden nergisi, hayvanlardan hep ağlayacakmış gibi duran pandayı severdi. Çikolatalı dondurmaya bayılır, bisiklete binebilmeyi ayrıcalık kabul ederdi. Türkü dinlerken gözü yaşarmayanlara çok şaşırır, keman sesi duyunca kendinden geçerdi.İyi bir işi, sevip sevildiği bir ailesi ve çizdiği eve hiç ama hiç benzemeyen bir de evi vardı. Görünürde tamamdı her şey… Bir yakınını kaybetmemiş, bir kaza geçirmemiş ya da kanser olduğunu öğrenmemişti. Evet bütün bu yerli yerindeliklere rağmen, sabaha kadar gözünü kırpmadan bir sandalyenin üzerinde oturmuş, gözleri şişinceye kadar ağlamıştı. Şükürsüzlük müydü bu? Bilmiyordu. Söyleyecek bir şeyi yoktu kimseye. Sebepsiz bir hüznü yaşıyordu her zerresiyle… Ya da sebepten sayılmayan görünmez bir sebepti onunki … Bütün bu varlara rağmen, yoktu işte hiçbir şey… Kimsesiz, yapayalnız bir sürgündü… Dermanın nerede ve kimin elinde olduğunu bilse de gidip isteyemeyen, küçük kağıtlara içini muhabbetle doldurduğu evler çizen, merhamet dilencisi bir çocuktu o…
Adı Serdar'dı. Çiçeklerden nergisi, hayvanlardan, hep ağlar gibi duran pandayı severdi.
Mürsel Sönmez
Sürgünce-34
H. Ziya Taşkent
Geldiği Gibi
Resul Tamgüç
Özgür Gemi

Aliye Akan
Haberi Var

Nurettin Durman
Soru İşaretleri
Adem Turan
Şâir Yolda

Sıddık Ertaş
Anasır
Müştehir Karakaya
Çılgınlık Saatleri
Yasin Şafak
Gelecek Yarınlarda

M. Davut Yücel
Tahtaya Şiir
İbrahim Yarış
Işık Hanım'a Göre
Ali Görkem Userin
Cehennem Meselleri*

Süleyman Çelik
Sa'y, Adın Aşk Olsun
Sâre Çermik
Kışbahar