Gaybet
Aksak Derviş dergahtan çıktı, aksayarak bedestene doğru yürümeye başladı. Çıkarken çektiği dergah kapısı aheste aheste kapanıyordu. Bu kapı yeni taktırılmıştı, çok yumuşak bir kapanışı vardı, görenin izleyesi gelir cinsinden bir nahiflik… Dilinde evrad, zikir… Tekrar ede ede yürüyor bedestene. Yol pek tenha. Sabahın bu erken vaktinde insanlar ya uyanmaktalar hâlâ ya da çoktan uyanıp herkes işine koyulmuştur. Ahali bu hal üzere yaşayıp gidiyor. Kadı efendinin geçen hafta şehrin çamurlu yollarında yürümekten gına gelmesi üzerine irade-yi şahanesinden tahsis ettiği bir yevmiye ile yolları sabah akşam çalışmak suretiyle düzelttirip ikmal ettirmesinin üzerinden bir ay ya geçmiş ya geçmemişti… Yol rahat yürünen taşlarla döşenmiş sağına soluna da hafif bir yükselti tekmil edilerek yağmurda biriken suyun sarnıç yoluna çevrilmesi sağlanmaya çalışılmıştı. Bu fikri, yani yağmur suyu için yolun sağına soluna teksif arkları yapılması fikrini Uzun Cemal vermişti.
Yağmur suyu arklarına bakarken aklına bunlar geldi Aksak Dervişin. Yürümüyordu, yolun ortasına dikilmiş arkları temaşa ediyordu. Şaşırdı, kızardı, sağına-soluna nazar eyledi. Kimseciklerin olmamasına sevindi, hem de pek çok sevindi. Dergahta Efendi Hazretleri de bu haline şahit olmuştu nice defa. Durup dalıyor, uzun müddet hareketsiz düşünüyordu. Efendi Hazretleri her defasında bunu ibadet olarak gördüğü ve talebelerine de buyurduğu üzere “ibadet” olarak görüyordu bunu.
Abasının altında tuttuğu tespihi çıkardı, baktı. Okumuş muydu, dalıp giderken dili işlemiş miydi? Bilemedi, kararsız kaldı, “Hay lanet olsun şeytana…” diyecek oldu. Yuttu sözünü, döndü özüne… “La havle…” ile başladı yeniden, “estağfurullah ve etubu ileyh” ile devam etti virdine.
Bedestene gitmeliydi, işinin başına. Efendi Hazretleri ona bu işi layık görmüştü. Muhiblerden Hasret Babanın yanında çalışacak, iaşesini burada temin edecekti. Hasret Baba kumaş satardı. Aksak Derviş neredeyse iki aydır burada çalıştığı için artık işi kolaylamış, kesip biçmeden, kumaşın cinsine ve ne için kullanılacağına dair epey bir malumata sahip olmuştu. Efendi Hazretleri onun bu işte çalışmasına vesile olmuştu, fakat işin ne kadar süreceği belli olmadığı gibi Efendi Hazretlerinin dergahta işi ile ilgili, ima ile dahi olsa bir sualde bulunmaması da Dervişin garibine gidiyordu.
“Hikmet… Acep ne ola?”
Bedestenle dergah arasında gidip geliyordu iki aydır. Efendinin onu başka bir işe memur edeceği vakte kadar da devam edecekti görevine.
“Hikmet… Acep ne ola?”
Uykunun en tatlı yerinde uyanır tekrar eder dururdu bu birkaç kelamı.
Bir defasında da Efendi'nin bir sohbetlerinde tekrar edip durduğu dörtlüğü söyler buldu kendini uyandığında:
Seyreyle nedir bu özge halet
Gaybet mi acep yoksa bu halet
Akleyleyemez bu özge gavta
Emvacına yoktur anda tadat
Merhum Abdunnafi hazretlerinin bu şiiri dönüp durdu dilinde, ağzında, aklında. Tekrar etti, etti, etti. Nefes aldı, nefes verdi. Dışarıda sert bir rüzgar dağıtıyor ortalığı. Nefesi donup kalıyor, yere düşüyor her parçası. Hayret…
Tam tekrar yatmak için uzanıyordu ki döşeğine, bir kapı gıcırtısına teslim etti kulağını. “Ne acı bir inleme” dedi belli belirsiz bir sesle. Kalkıp kalkmamakta geldi gitti aklı. İkinci kapı gıcırtısıyla beraber rüzgarın tüm uğultusu doluverdi sofaya. Kapanan kapının gıcırtısı. Biri dışarı çıktı. “Abdest için çıkmıştır bir derviş” dedi içinden. Uzandı, uyudu.
***
“Derviş, uyan… Derviş uyan… Derviş uyan…”
Hâlâ alem-i menamda mıydı?
Uyandı. Elleri dizinin üstünde, keçe kilimin üstüne oturmuş, ocakta yanan ateşten gelen çıtırtı sesleri dolduruyor odayı. Gözleri yerde, kaldıramıyor. Minik bir karınca olmak istiyor bir an… Küçülmek, fark edilmemek… Hafifçe kaldırıyor başını, Efendi Hazretleri tam karşısında. Önündeki rahlede bir divan açık duruyor. Abdunnafi hazretlerinin divanı. Ona bakıyor Efendi hazretleri, tebessümle. “N'oldu, hayırdır, Rabbim hayra erdir…” Dua ediyor içinden. Başını oynatmadan sağına soluna bakıyor hızlıca, bütün Dervişler odada. Utanıyor. Gözlerini kapatsa yine yatağına dönebilir mi acaba? Ya o kapı gıcırtısı, içeri dolan rüzgar… Onlar neydi? Yakaza mı?
Başını öne eğiyor yeniden, gözlerini sıkı sıkıya kapatıyor. İşte o an…
***
… tüm bedenini dolduruyor rüzgarın sesi. Uzanmış. Ya da öyle hissediyor kendini. Döşeğinde mi acaba? “Bu döşek değil…” Rahatlasa mı? Dervişin döşekle işi olmazdı. Yattığı kıldan keçe. Yastığı sert ağaç kabuklarından doldurulmuş bir heyula… Göz kapaklarının altında oynayıp duran gözleri sabırsızlanıyor. Bir gözünü aralamaya karar veriyor, kesilen rüzgar sesinin ardından…
Birbirine yapıştırılmış baklava dilimleri şeklindeki çatı oymasını gördü ilkin, gözlerini açtığında. Alnında biriken ter, şakağından sızarak yanaklarına yol buldu. Yutkundu, derin bir nefes aldı. Kapının yanında, duvarın dibinde yatan derviş tüm sakinliği ile devam ediyordu uyumaya. Odanın camı puslanmış. Dışarısı seçilmiyor. Az da olsa dergahın bahçesinde yanan kandiller belli ediyor kendini cılız ışığıyla. Kalkıyor yatağından. Yatağın içi sıcak, dışarısı soğuk. Dizlerinin üzerinde, pek de uzak olmayan küçük pencereye yaklaştı. Eliyle sildi pusu, buharı. Kar. Kar düşmüş. Tebessüm etti.
Bir karaltı hareket ediyor bahçede, kurumuş elma ağacının dibinden bir küçük çuvalı yükleniyor sırtına. Dergahın kapısını açıp çıkıyor. Aksak dervişi bir merak alıyor. Kim ola, hayrola!
Kapının arkasındaki çiviye astığı kaba abanisini giyiniyor. Çarık kapının önünde. Gıcırtıyla açtığı kapıdan fısıltı sessizliğinde çıkıyor. Bir çırpıda kurumuş elma ağacının yanına, oradan da dergahın kapısına varıyor… Çıkıp gidiyor.
***
Dergah, ak giysileriyle karşıladı bir sabah ansızın tüm dervişleri. Kar ara ara devam etti. Dervişler şükretti. Efendi hazretleri zikretti sürekli, bu ikram-ı ilahi için. Duha namazından sonra küçük ocağın başında keşkül yapmaya duran Efendi Hazretlerine nazar etti. Ne garipti bu hal onun için, kendi eliyle keşkül kazanına yeni sağılmış sütten döküyor, avucuna aldığı kırılmış, ezilmiş un haline getirilmiş pirinci katıyordu. Efendi Hazretleri ona baktı, o Efendi Hazretlerine baktı. Göz göze geldiler. Aksak Derviş titredi.
“Bugün vazife senindir evladım. Şu yaşlı bedenim için o yük torbası ağır gelmeye başlamıştır artık. Elma ağacının dibinde beni bekler kaç gecedir. Ben de Hakkın verdiği güç nisabınca vazifemi yapardım, bilirsin…”
Aksak Derviş buz kesildi, daha dün gece elma ağacının dibindeki çuvalı sırtlanıp çıkan efendi değil miydi? Peşine düşmüş, bir vakit takip etmişti, sonra edebe uygun değildir, diyerek gerisin geri dönmüştü. Yok, dedi. Yaşanmamış olabilir mi bunlar, rüya mı, yakaza mı? Üç gündür… Dün çıkan kimdi, diye bir soru kavurdu içini, kimdi?
Dervişler Aksak dervişe bakıyor sonra nazarlarını tekrar Efendi Hazretlerine tevdi ediyorlardı. Aksak dervişle Efendi Hazretleri arasında bir rabıta idi çoğu için bu. Elma ağacının dibindeki yük torbası artık onundu.
Yülekli Yusuf derviş üzüntüyle eğdi başını yere. Nicedir tahmin ettiği ama kendisine bile söylemediği oluyordu işte. Efendi Hazretleri onu işaret buyurmuştu. Onu… Buna üzülmenin yersiz olduğunu elbet biliyordu, dervişliğin edebinde yoktu kıskanmak. Yülekli için bu haset değildi, olsa olsa imrenmeydi kardeşinin güzelliğine.
Efendi Hazretleri elindeki tahta kaşıkla karıştırıyor hazırlamakta olduğu keşkülü. Kâh dalıp gidiyor, kâh tebessüm ediyor. Her hâlini, her hareketini dervişler ilgiyle izliyor. Bazen olmaz gibisinden kafasını sallıyor ince ince sağa sola, bazen olur der gibisinden aşağı yukarı…
Neydi bu hâl, Efendi Hazretleri haber mi alıyordu?
Tebessüm silindi aniden yüzünden, nazarlarını bir çırpıda Aksak dervişe çeviriyor yine…
“Haber… O zaten olan her şeyin mübdii değil midir? O bildirirse biliriz biz evlat, o bildirirse. Bizde keramet araman beyhude…”
Yutkundu, bakışlarını yere çiviledi. Yük torbasındaki buğdayı ne yapacaktı acep, bu karda kışta yürünür mü?
“Yürünür yürünür, yol açan Allah ise, bekleyen mahluk onun ise yürüyor elbet.”
Bakışları halâ yerde, dervişler Efendi Hazretlerinin bu sözlerin Aksak derviş için söylendiğinin farkında.
Boğuk bir ses çıktı ilkin Aksak dervişten, ayaktaydı, dikiliyordu. Hıçkırarak ağlamamak için sıktı kendini.
“Kalbin Hak'la huzuru, halktan gaybubetine bağlıdır” dedi Efendi Hazretleri. Aksak derviş sustu, bekledi, biraz sonra baş keserek arka arka dışarı çıktı. Elma ağacının dibinde onu bekleyen yük torbası her zamankinden daha ağırdı bu defa.
Yük torbası ağırdı, ama derviş bir o kadar hafiflemişti. Her adımda battığı kar değildi, etrafında farklı bir alem dönüyordu, Efendi Hazretleri önüne düşmüş yol gösteriyordu. Baktığı yerlerde zikir ve tespihle meşgul oluyordu Efendi Hazretleri… bazen bir ağacın altında oturmuş divan okuyor, bazen bir ırmağın yamacına çömelmiş abdest alıyor.
Bata çıka ilerlediği dağ yolu, onun epey yormuştu. Nefes nefese kalmıştı, sarındı iyice abasına, keçe külahını kulaklarına kadar indirdi. Efendi hazretleri devam ediyordu yürümeye, yol göstermeye. Onun yorulduğunu hissetmiş olacak ki durdu. Yüzünü Aksak Derviş'e döndü. Güneş az da olsa ısıtıyordu, keskin bir poyraz vardı. Poyraz önüne kattığı kar tozunu yüzüne yüzüne çarpıyordu, zorlandı Efendi hazretlerinin yüzünü görmek için. Eliyle sildi yüzünü gözünü. Bu, Efendi değildi, gözleri iri iri açıldı, sırların açılması gibi: Önünde gidip ona yol gösteren de dün gece -yahut üç gecedir elma ağacının dibindeki yük çuvalını omuzlayıp götüren de Efendi hazretlerinin vefat eden hocası Abdunnafi idi. Titredi, ama soğuktan değil… O vakit kalbine düştü 'gaybet' halinin sırrı. Kar yavaşladı, poyraz dindi.