İstanbullu Güzellik
Adında İstanbul olan, Istanbul'da yayınlanıyor olan bir dergi -özellikle de bahar gelince- nasıl bigane kalabilecek bu şehre. Her yan rengarenk çiçek, desen desen renk olunca. Gökkuşağı şehre hakim olmuşsa hele. Her renk bulunduğu yerden fışkırıp birbiriyle yarışırcasına koşar adım kucaklaşıyorsa bir de. Ne kalır geriye bunları seyre dalmaktan başka.
Baharın habercisi; mimozanın altın sarısı parlaklığı ile başlayan cümbüş, ballıbabanın mütevazı, alçakgönüllü haliyle, sümbülün, şimdi sadece moru değil pembesiyle, beyazıyla, kırmızısıyla; papatyanın, kendine mahsus gülen yüzü, ela gözleriyle, hercailerin, çuhaların pencereleri, balkonları süsleyen sardunyaların, bulunduğu yeri mis gibi kokutan leylakların, ulaştığı her yerle, bulduğu her şeyle sarmaş dolaş olan sarmaşığın, mor salkımın, boğaz başta olmak üzere ben buradayım diye haykıran erguvanların, sevenlerin elinden, dilinden düşmeyen güllerin, karanfillerin, bahçelerin, meydanların beyaz ve kırmızı çiçekli gölgelikleri; at kestanelerinin. Daha adını anamadığımız nice çiçeklerin, ağaçların şehrin güzelliğine güzellik katan her şeyin yani.
Adalarda, Dragos Tepesinde kamp kuran mimozaların, boğazda erguvanların, apartmanların kalan bahçelerinde açan güllerin, Sümbül efendinin sümbülünün, laleli babanın lalesinin anılmadan geçilmesi, onlara da Istanbul'a da haksızlık olmaz mı?
Hepsine eyvallah, ama bu ayın gündemine - kısacık bir zaman dilimi de olsa- oturan lalenin güzelliğine nasıl bigane kalınabilinir; hele şimdilerde şehrimizde adım başı karşılaştığımız ömrü de pek uzun olmayan bu güzelliğe bir bakalım izninizle. Sözle de olsa uzatalım ömrünü bu narin çiçeğin.
Anayurduna geri dönen lale; belediye böyle lanse ediyor lalenin arzı endamını.
Özellikle son yıllarda şehrİstanbul'un eski dostu, bir döneme adını vermiş, dilleri lal eden, şehirle köşe bucak hemhal olan, apayrı güzelliklerle ona serenatlar yapan laleler. Belediye, yaptığı çalışmalarla onu anayurduna döndürmekle kalmayıp, yerli üretimiyle maliyetleri de düşürerek İstanbula bu eski / meyen dostu yeniden sundu.
Hemen her biri şehrin çeşitli semtleriyle özdeşleşmiş olan bu güzelliklere şöyle bir göz atacak olursak, yaygın olanları yanında sadece o semt ile anılanları vardır. Sondan başlayalım laleler, birçok yere dikilmiş olmakla beraber; yol kenarları, parklar, bahçeler derken lale bahçesi haline getirilen Emirgan ismindeki yoğunlaşmadan da belli ki burası laleyle özdeşleşmiş onun adıyla anılan bir mekan haline gelmiştir. Şimdi Emirgan geçmiş dönemlerin Sadabadı desek yanlış olmaz sanırım.
Şair Nedim;
'' Bir safa bahşedelim gel şu dili nâşâda
Gidelim serv-i revanım gel Emirgana da diyebilirdi.
Bu gün de görmek isteyeceğimiz çeşit, renk ve desenleriyle orada mevcut. Sayısı şimdiden kırkı aşmış durumda. Hollanda'da bu rakam yetmiş beş'in üstündeymiş. Renkleri yanında epey isim de not ettim orada. İlginç, bir o kadar da güzel; Bakar mısınız şu adlandırmalara;
Müselleme i Âlem, (güzelliği herkesçe kabul gören), İstanbul Lalesi, Kesret-i Bade, Ferah Feza (aşkı arttıran) Bade-i Ezel (ezel badesi), Melek Sima ( melek yüzlü), Perr-i Anka (anka kanadı), Mercan Hokka, Tac-ı Ser (baş tacı), Tiğ-i Şah (saltanat tuğu), Şeb-i Yelda (uzun gece), Tuhfe-i Mir (efendinin hediyesi), Hur-i Gılman, (cennet çocukları), Tulipa Canasta, Kanarya Sükutu, Yegane Hasret (ayrılık güzeli), Duhani Hokka, Tulipa Hasmir, Kandil-i Şeb (gece kandili), Tulipa Menton, Devşirme, İbrahim Bey Ali, Nâzende (nazlıca), Gamze, Mecnun... not edebildiğim bunlar. Malum İstanbuldan uzaklara gidince biraz adı, biraz çeşidi çoğalıp, değişip gelişmiş. Şimdi bazıları oralarda aldığı isimle anılır olmuş doğal olarak.
Her alanda öyle değil mi; teknoloji, edebiyat, sanat... Kim bulur, yapar, icat ederse kendi adını verme hakkını elde etmiş olmaz mı ona. Üreten hak etmiştir zaten onu. Pisagor bağıntısına ne denecekti başka, Arşimet Kanununa bir başka isim mi verilecekti. Mercedes, Toyota birer isim değil mi, Cebir adı nerden gelir. Buluşu yapan adını ölümsüzleştirmiş! olmaz mı?
Biz dönelim laleye;
Bu bağlamda Topkapı Sarayında da bir lale etkinliği var ki; ondan da bahsetmeden geçmeyelim.
Osmanlıda epey yaygın bir kullanım alanı var lalenin. Havuz fıskiyesinden, yastık yüzü işlemelerine, cam bardaktan, demir- ahşap işçiliğine uzanan çok geniş bir yelpaze.
İlginç olanlarından bazılarını daha not edelim burada; mesela Süheyl Ünver'in lale biçimli bir mektubu var Uğur Derman'a yazdığı, ayrıca kaftan ve başlıklarda, halı ve seccadelerde, Ebru sanatında, çeşm-i bülbül ve Vitraylarda, ev eşyalarında... vb. birçok alanda ve yerde kullanılmış lale motifleri. Tiryakilerinin hemen gözü önünde nargilelerin marpuç ve şişelerinde. Dahası Camilerde de çokça renk ve desende görmek mümkün laleyi. Bunları yerinde görmeli tabi; Sultan Ahmet Camiinde, Rüstem Paşa Camiinde, Piyale Paşa Camiinde, Sokullu Mehmet Paşa Camiinde. Yapım yeri İznik olan bu nadide çinilerin hiç değilse kalanlarını kaçırmamak lazım. Her İstanbullu bunları mutlaka görmeli.
Bu yaygın ve işlevsel kullanımı yanında döneminin bir dünya devi Büyük Osmanlı Devletinde koca bir devre adını vermiş değil mi lale? 'daha ne olsun' dediğinizi duyar gibiyim. O günden bu güne şu yadsınamaz bir gerçek ki bu şehir güzelliklerine güzellik katmakta mâhir.
İstanbul ki zaten başlı başına güzelken, bir de ona deniz, tepeler, ay, güneş, gök, mavi, yeşil de eşlik edince varın ötesini siz hesabedin.
Denizle iç içe, tepelerine kondurduğu göksel; kiminde altı kiminde dört, kiminde iki ve tek kalem misali minareleriyle, havasının, suyunun hiçbir yere benzemeyişiyle, adası ile modası ile... daha neler neler sayabiliriz. Güneş burada ayrı doğar, ayrı gurub eder (batar demedim). Suları; Hamidiyesi, Karakulağı, Taşdeleni ile ağızlarda lezzzet olan bir şehir burası. Baharı ayrı, gündüzü ayrı, gecesi ayrı, yazı, kışı, sonbaharı, ilkbaharı apayrı. Her haliyle harikulade bir şehir burası. Her noktası, her ayrı bakışta başka bir güzellik sunar bizlere. Halici altın boynuz, boğazı nâzenin bir güzel, tepeleri birer seyir noktası, taşı toprağı altın bir şehir bu şehir. Sevmeyi bildikten sonra sevilmeyecek hiçbir yeri olmayan bir sevgili. Nedim'in, Yahya Kemal'in, Orhan Veli'nin, Necip Fazıl'ın, Ahmet Mithat'ın, Ahmet Haşim'in. Burada yaşamış hemen her sanatçıya bunca eseri oluşturan bir ilham kaynağı olmuştur. Dünyada eşi az bulunan, birçok devletten çok nüfusu, bir çoğundan büyük yüz ölçümüyle 'devlet' şehir burası.
Istanbul'u çıkar Istanbul'dan yine Istanbul kalır der Nuri Pakdil. Gerçek üstü bir tablo gibidir, küllerinden yinelenen, dolayısıyla hiç bitmeyen bir şehirdir o. 'Güzelin yari de güzel olmaz mı'. Ve 'seni sevmek bir ömre bedel' demez mi şair. Haliçe boynunu şöyle bir uzatıp bakılacak bir tepe nerde var Piyer Loti'den başka. Güneş ne güzel doğar Yavuz Selim'den bakılınca. Nerede var Çamlıca'dan seyirin tadı. Gurup vakti böyle bir siluet nerde var söyler misiniz? Boğaz, Kavaklar, Hisar, Sarıyer... ve Saray burnunun Saraylı seyri. Bülbül ne güzel öter Göksuda, Mihrabat adı nedendir.
Nasıl ele geçer bir başka yerde bunca güzellik. Hepsi toplanıp gelse bir İstanbul eder mi acaba. Hele ki bizim için bu şehir beş yüz yıldan fazladır bir ayrı parlayan ışıktır. Her Mayıs yeniden canlanan Şehrayin.