| bukalp seni unuturmu anjo muro |
| Hayat bir noktadan başlar Emine Koylu |
| Bu Arkadaş ÇOK Güzel Yazıyor |
| Alev Dülger |
| onur özbekrem süleyman unutmaz |
| söz şifadır çağatay uluer |
| İnsan, sözünde saklı-3 Fatma Feyza Şencanlar |
İstanbul Boğazı'nın haşin ve yıkıcı rüzgârı görevini yapmaya çalışan polislerin işini bir hayli güçleştiriyordu. Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan bu köprüde her ay iki ya da üç intihar vakasının meydana gelmesinin nedeni, atlayan kişinin hayatta kalmak için fazla şansının olmamasındandı. İstatistiklere göre buradan atlayanların kurtulma oranı yaklaşık yüzde iki civarındaydı. Köprüde görev yapan polis memuru Oruç, saatin 04.55 civarında olduğundan habersiz borç harç aldığı yetmiş metrekarelik evin taksitleri için bütçesine takviye yapacak bir yakın arkadaş ararken telsizden geçen anons ile toparlandı; köprüde terkedilmiş bir araç bulunmuştu. Suratındaki kuzey rüzgârının sert şakasına aldırmadan soğukkanlılığını muhafaza ederek olay yerine intikal etti.
Bu tür olaylarda polislerin sakinliği benzer adli olaylarla çok karşılaşmalarından kaynaklanıyordu. Yoksa onlar da bir intihar vakasında en az herkes kadar heyecanlanırdı.
Köprü zangır zangır titriyordu.
Nasıl titremesin ki? En güzel kıvam şeklinde tasarlanmış ve vücuda getirilmiş insan türünün hayata veda etmesi gerçekten zangır zangır titrenecek bir hadiseydi. Çünkü her insan tanrıdan bir nefes taşıyordu. Kendi iradesiyle bu nefesi söndürmemeliydi.
Polisler çekicinin gelmesiyle birlikte terkedilmiş Ford marka aracı garaja çekerek İstanbul emniyetinin müfettişlerine emanet ettiler. Terkedilmiş aracın radyosunda bu ağır duruma hiç uygun olmayan “gımıldan gımıldan gımıldanıver” türküsü çalıyordu. Görevli polis memurlarından Manisalı olanı bu türküyü duyunca duygulandı ve yöresine ait bu ezgiye hatıralar eşliğinde üç beş saniye kulak verdi.
Müfettişler mefruk otomobilde büyük titizlik içinde arama yaparak bir bulgu elde etmeye çabalasın, biz bu araba kimindi, niçin boğaz köprüsünün üzerine park etmişti ve daha önemlisi içinde kim ya da kimler vardı gibi son derece mütevazı aynı zamanda da esrarlı soruların peşinden gidelim.
Arabayı terk eden kişi, üç kuşaktır İstanbul'da yaşayan Makedon asıllı Arnavut bir ailenin büyük çocuğu İlkay Büyükburç'tu. Küçükken geçirdiği menenjiti saymazsak diğer gençlerden bir farkı yoktu. O da diğer gençler gibi bir koltukta birden fazla karpuz taşıyarak farklılık yaratma peşindeydi. Hayatında menenjitten sonra yediği ikinci tokat ise üniversite sınavlarında başarısız olmasıydı. Sınav sonuç belgesini eline alır almaz kendini bir tekstil atölyesinde ilk ütücü payesinde çalışırken buldu.
Ona kalsa hiç zaman kaybetmeden kapağı yurt dışına atmak ve kendine güzel bir meslek edinerek para kazanmak, güzel kızlarla vakit geçirmek, ilelebet nemalanacağı bir para yağmuruna tutulmak, rakı şişesinde balık olmak, mümkünse sahili olan bir ülkede yaşamak isterdi. Aslında yurtdışında çalışmaya başlayacağı iş kolunu da çok iyi biliyordu; garsonluk. Yapacağı başka bir meslek yoktu çünkü.
Kumkapı ya da Sirkeci'de garsonluk yapma teklifi gelse aşağılayarak ret cevabı verenler başka bir ülkede aynı mesleği icra etmeyi bir ayrıcalık olarak görürlerdi. AB macerasından önce Romanya ve Bulgaristan gençlerinin de sözkonusu mesleği icra etmek için İstanbul kapılarına dayandıkları olmuştu.
İlkay tekstil atölyesindeki mesaisini bitirdiğine inandığı gün; ki bu üç günden fazla, beş günden az bir rakamdı, hemen yakın arkadaşı Serhat ile birlikte misakı milli hudutları dışına çıkma planları içine girdi. İşsiz ve buna bağlı olarak ta güçsüz olarak neredeyse her akşam adı nicedir yazıldığı zeminden silinmiş sadece “yet” ibaresi kalmış gazetenin promosyon olarak verdiği haritadan başta Birleşik Devletler, ortada İç Avrupa, sonda ise Orta Asya ve Orta Doğu'nun ortaları ve içleri bir seçenek olarak “sana şah olacağım beni bekleyen şehir” nidaları eşliğinde işaretlenir, sonra da İbrahim Tatlıses'in “beni doğduğuma pişman ettiler” şarkısı dinlenerek ritüel tamamlanırdı. Böyle tam bir yıl geçti.
Derken kader onlara gülümsedi.
Bu gülümseme içlerindeki cevelan'ı harekete geçirdi. Kader onlara sırıtabilirdi de, yapmadı. Çünkü bunu daha sonra yapacaktı. Bir yakınlarının onları kaçak olarak ABD'ye sokacaklarını öğrendikten sonra Serhat ile birlikte korku, heyecan ve sevinci bir arada yakayacakları umut dolu maceranın peşine takıldılar.
ABD'ye gidecek bir kuru yük firmasına 15 kaçak yolcu kontenjanından(!) gireceklerdi. Gemiye girmeden önce yardım ve yataklık ederek yurttaşlarına 1500'er dolar gayrı resmi vergi ödediler. Sonra bir ambara tıkıldılar. Az sonra ambarda onlar için ayrılan yere oturarak ağır ağır yaşadıkları şehri terk ediyorlardı. Bu iki maceraperest gencin ebeveynleri ise o sırada televizyon ekranında izledikleri dizide iki gencin kaçak yollardan ABD'ye gidişlerini izliyorlardı. Ebeveynler saat 12 sularında oğullarının hangi sularda yüzdüğünü hala bilmeyedursun, iki kafadar genç, bir yolunu bularak çıktıkları geminin güvertesinde sakız çiğneyerek Karadeniz'in siyah sularına bakıyor ve bir yandan da sessiz sessiz ağlıyorlardı.
İlkay ABD'de giderken lodoslar, poyrazlar gördü. Yağmur gördü, kar gördü, köpekbalığı, balina gördü. Vapurda koynuna fareler ayaklarına böcekler girdi, motor gürültülerinden lanet geldi, deniz tuttu, öğürdü, kustu, tayfalardan fırça yedi, alaya alındı, mübalağalı deniz hikâyeleri dinledi, kâbuslara gark oldu, kavgalara şahit oldu derken ayağı sabit bir zemine bastı, kıçı yer gördü. Karaya çıktığı zaman günlerce yer sallanıyor sandı.
Yine aracılar vasıtasıyla yurttaşlarının yaşadığı bölgeleri gezdi. Değişik ırktan ve milletten insanlar gördü. Kızıl, siyah, beyaz, sarışın, insan galerisini inceledi.
Göç aslında sürgünün diğer adıdır.
Kimilerinin de kendi iç dünyalarında meydana gelen iniş ve çıkışlar onları kendi göçlerine sürüklüyordu. İnsanların kendi ülkelerindeki itilmişlik ve horlanmışlığın getirdiği sürgünün adıdır göç.
Nasıl bir dürtüydü bu? Kilometrelerce öteye sadece adını bildiği televizyonlarda hakkında binlerce olumlu/ olumsuz şey duyduğu ülkeye kontrol edemediği bir refleks marifetiyle sürüklenmek...
En nihayet yıllar önce Giresun'un Yağlıdere İlçesi'nden buraya gelen yurttaşları ile tanıştı. Her biri binbir umutla eşyalarını sırtlayıp memleketlerini arkalarına koyup buralara kadar gelmişlerdi. İlkay ve Serhat beklendiği gibi bir Türk lokantasında bulaşıkçılık yaparak çalışmaya başladılar. Akdeniz mutfağına aşina olanların daha sık uğradığı bu lokanta müşterisini tutmuş ve son derece iyi işletilen bir firmaydı.
Dükkan sahibi Remzi Usta da yıllar önce aynı cendereden geçen biri olduğu için halden anlayan bir insandı.. O da aynı yollarla gelmişti Connect Ticket'e… Gençlere kendilerine yer buluncaya kadar dükkânın çatı katında yatmalarına izin verdi. İlkay ve Serhat girdikleri bu işte maksimum fayda elde etmek için yoğun bir çalışma temposu içine girdiler.
Bir bakırcı ustası gibi kapları, kacakları parlattılar.
İlkay Büyükburç ve arkadaşı Serhat, Birleşik Devletler'de üç yılı geçkin bir sürede döktükleri alın terinin karşılığını buldular. Sent sent damlayan paralar dolar dolar büyüdü. Onlara kendi hesaplarına çalışacakları bir dükkan açma imkanı verdi. Bu gençler bulundukları kasabada hemşerilerinin de övgüsüne mazhar olmuştu. Çalışkanlıkları ve terbiyeleri ile göz dolduran bu gençler, kasabadaki kilisenin papazından bile ayinlere katılmaları için davet aldılar. Rahip kilisede onların da kendi aralarına katılmaları için dua ederken, bölgede bulunan bir Türk dini cemaat İlkay ve Serhat'tan aidat almaya başlamıştı bile.
Fakat bu iki gence iş veren, aştan para kazanmalarını sağlayan Remzi ustaları bir gece yatmadan önce hanımına şunu söylemişti: “İlkay iyi has ta, bu Serhat denilen hergelenin kumar alışkanlığı başlarına çok iş açacak…” Karısı hiç oralı olmamış, kocasının her zamanki katı gerçekçiliğin doğurduğu karamsarlığın etkisiyle bu sözleri sarfettiğini düşünmüştü. Usta devam etmişti: “İlkay'ı pek seviyorum, işine bu kadar bağlı olması gözü dükkândan başka bir şey görmemesi beni duygulandırıyor. Fakat hep “Ben sıfırdan başladım, taşı sıksam suyunu çıkarırım” diye sağda solda çok laf ediyor, kibir yapıyormuş, bu tavrını da hiç tasvip etmiyorum…her şeyden önce insan efendi olacak, mütevazı olacak.”
Yıllar vagonlar gibi birbirini çekerek ilerlemeye devam etti.
Bir sabah ansızın İlkay'ın annesinin hastalandığı haberi ulaştı ABD'ye İlkay, mecburen en yakın saatte kalkan tarifeli uçakla İstanbul semalarına geldi.
İstanbul'a gelip Havalimanından evine doğru giderken duygularını bir türlü tanımlayamıyordu. Bir tehlikeden kaçarcasına terk ettiği memleketini bir yabancı gibi izliyordu şimdi. Ne kadar da değişmişti İstanbul. Hiçbir bağının kalmadığı bu kentteki ailesi ve ahbaplarıyla yaklaşık yedi yıldır, uzun periyotlarla yaptığı telefon görüşmesinin dışında bir irtibatı kalmamıştı.
İlkay eve geldiğinde artık çok geç kaldığını fark etti. Çünkü annesi onu tanıyamayacak kadar hasta idi. Ölüm sarhoşluğu içinde son saatlerini yaşıyordu. İlkay yaklaştı, annesinin elini tuttu ve o an sanki annesinin elinden bedenine bir akım geçti. Bu akım ile birlikte. Kurumuş bir çamur gibi sallandı durdu, duygusuzlaşmıştı adeta. Bir ara annesine sitem amaçlı birkaç söz söyleyeyim derken, o ince çizgiyi tutturamayınca vurgular, hakaret içeremeye başladı. Kardeşlerinin uyarısı ile sustu. Babası ve diğer kardeşleri birkaç saat sonra gerçekleşen vefatın ardından gözyaşlarına boğulurken o iç organları alınmış bir mumya gibi etrafta dolanıp duruyordu. Babasının belli bir zaman sonra İlkay'ın saçmaladığını fark etmesi üzerine suratında patlattığı şamar İlkay' da geleneksel bir deva yerine, öfke patlamasına neden oldu. İlkay babasının aşkettiği şifa tokadını yanlış anladı. Babasının yılların intikamını kendinden aldığını sandı. Çok ağır lakırdılar ederek memlekette kalsa kendi gibi “lazy” olacağını, dünyanın başka bir yere doğru gittiğini bunu kimsenin görmediğini bağırarak söyledi. Amcaları ve diğer akrabalarının araya girmesiyle ortalık yatıştı.
Babası, İlkay'ın tahfif amaçlı kullandığı bu sözcüğün “hımbıl” anlamına geldiğini anlamakta zorluk çekmedi. İngilizce bilmiyordu fakat cümle içindeki kullanıldığı yere bakıp anlamını bilecek kadar da tecrübesi vardı. Aslında İlkay o sarsıntı anında kelimenin Türkçesini unuttuğu için bu kelimeyi kullanmıştı.
Bu sırada binlerce kilometre ötede Serhat'ın cini şişeden çıkmış ve oyun solanlarında parasından para gidiyordu. Oysaki o parasına para katacağını düşünüyordu, diğer hemcinsi kumarzedeler gibi… Kumar, insanın sadist ve mazoşist duyguları tatmin eden bir mekanizmadır. Kişiye seraplar gösteren şeytanî kışkırtmadır.
Serhat, meğer İlkay'ın frenlemesiyle bu kumar illetine daha az bulaşıyormuş. İlkay'ın İstanbul'da üç ay kalmasıyla birlikte Serhat her akşam oyun masasının etrafında kendini tüketiyordu. Nihayet firmada imza yetkisi olduğu için borcuna karşılık dükkanı ipotek verdi ve borcunu da ödeyemedi. Dükkânı tefecilere bırakıp kendini Meksika'ya zor attı.
Daha doğrusu kendine yeni bir tehcir cezası verdi.
İlkay'sa annesinin mezarına su döktükten sonra ailesi ve akrabalarıyla sürekli bir araya gelip hasret giderdi. Yedi yıldır başka milletten insanlar ya da memleketinden uzakta olan yurttaşları ile birlikte yaşadığı için bu türden bir sıcaklığa hasretti. Zihninde eski dosyalar bir tomurcuk gibi açılıyor, en keyifli olduğu zamanları hatırlayarak güzel günler geçiriyordu.Hiç dikkate almadığı kuzenleri ve onların çocukları ile birlikte vakit geçirmek bile kendisine çok iyi geldi içi bir sükunete ermişti. Ve fakat artık dönme vakti gelmişti. Gitmeden önce dükkânın ahvaline ilişkin bilgi almak için ABD'ye telefon açtı. Telefona çıkan kişi İlkay'ı tanımadı ve iletişimi sağlayamadıkları için telefonu kapattı. Tekrar ardağında ise dükkanın Serhat'tan devralındığı kendisine tebliğ edildi. İlkay olayı tam kavrayamadığı için Remzi Usta'yı aradı ve ondan da acı gerçeği öğrenince psikolojik dayanma sistemi çöktü.
Memleketi terk ederken hiç dikkate bile almadığı anneciğinin sararmış çehresini görmekten mi, yıllarca emek verdiği ve elinden bir sabun gibi kayıp giden işyerinin hüznünden mi, yoksa yaşadığı zamanın sert dilimlerinden mi bilinmez, küçükken geçirdiği menenjitin külleri adeta yeniden canlandı. Beyninde lavlar püskürdü, istemsiz davranışların esiri oldu.. Kahretti kendine. Peşpeşe gelen bu iki kader tokadı onu sersemletmişti. Uzun zamandır ağzına koymadığı alkolün kapısını çaldı bu kez. Artık Çiçek Pasajı'nın önemli sakinlerinden biriydi. Günlerini böyle tüketirken artık onun için deniz bitmişti. Şimdi başka bir denizdeydi gözü.
Boğazın sularında onu bulan balıkçı yıllar sonra “intihardan kurtulanlar” adlı belgeselde şunları anlattı.
Sabah saat beş gibi bizim pırpır ile Ortaköy açıklardaydık. İyi Çinekop olur bu mevsimde, Lüfer de olur, İstavrit desen gani zaten..Pırpır adını ben koydum motora. Tırtır diye de aklımdan geçmedi değil. Tırtıl der, alay ederler diye koymadım. Laf aramızda mahpusta koydum adını. Neyse boş boş konuşmayayım da olayı anlatayım. Denizde çırpınan bir cisim gördüm. Biraz yaklaşınca insan olduğunu anladım. Bir acayip oldum tabi. Belli ki köprüden atlamış. Can simidi attım, halat attım, derken, güç bela bizim motora çıkarmayı başardım. Titriyordu zavallıcık, sayıklar gibi yalvarıyordu; “abi nolur haber verme…” Yahu ne haberi, kime haber, anlamadım. Ağların üzerine yatırdım, benim deri montla, yağmurlukla iyice sardım. Bir de garibim “öldüm mü” diye soruyor. Ulan hayta ölsen böyle konuşabilir misin? Baktım bir kolu kırılmış. Sayıklıyordu: “Kimseye haber verme abi, ne olur.”
Kerata temiz çocuğa benziyor. O da bir ananın babanın kuzusu işte acıdım. Aldım eve getirdim. Zaten yalnızım. Epey kaldı bende. Boğaz Köprüsü'nden atlamış, atlarken montu şişmiş, bir paraşüt vazifesi görmemiş mi? Olacak ya işte, daha içeceği su varmış bu kahpe dünyada. Dedim başıma iş alır mıyım? Almam, yahu genç, bu kimseye zarar vermiyor ki, kendine zarar veriyor, saklasan ne olur? Kırıkçı Zekiye Abla'ya çağırdım, bir baktı, kırığını tamir etti. Kimseye söz etme dedim, etmez. Gerçi sokağa çıksa kim tanır o da ayrı ya neyse. Hikâyesini dinledim, iyi niyetinin kurbanı olmuş. Olur böyle şeyler hayatta. Biz 13 sene boşa yatmadık delikanlı, bize de çok yanlış yapıldı, lakin canımıza kıymayı düşünmedik hiç. Çünkü canı o verdi, o alır” dedim. Kendine geldi. Biraz toparladı bunu yolcu ettim. Belli, biraz gelgitli bir çocuk. Ama kimseye zarar vermez böyle tipler.
Herkes öldü biliyor da, o hayatta. Şimdi arada bir kart atıyor. Kendine yeni bir hayat kurmuş, e kuracak tabi, geçmişle yaşamaz ki abi. Çoluğa çocuğa karışmış. Nerede yaşadığını söyleyemem. Ayıp olur, çocuğa söz verdik.