Anasayfa Künye Yazarlar Arşiv Yorumlar Dağıtım Yerleri
96 Ocak 2010
bukalp seni unuturmu anjo muro
Hayat bir noktadan başlar Emine Koylu
Bu Arkadaş ÇOK Güzel Yazıyor
Alev Dülger
onur özbekrem süleyman unutmaz
söz şifadır çağatay uluer
İnsan, sözünde saklı-3 Fatma Feyza Şencanlar
Âzâde

Elini, eski ahşap merdiven korkuluklarında gezdirerek çıktığı bu odada, bakılmayı bekleyen onca şey varken, o, korkuluğun serçe parmağına bir öpücük gibi kondurduğu ince kıymığı çıkartmaya uğraşıyordu. Her yerini sıktığı parmağı kıpkırmızı olduğundan, önce inceden parlayan kıymık, şimdi hepten görünmez olmuştu. Acı merakı yenmiş, boğaza bakan pencerenin sunduğu denizin mavisi, Rumeli hisarının tarihi bugüne taşıyan imgesi ve geçen gemilerin uzak yolculuklar, ayrılıklar ve kavuşmalar çağrıştıran hüzünlü salınışlar içinde yol alışları, acının panjuruyla kapanmıştı. Bulamıyordu kıymığı. Acısı var, kendisi yoktu. Kendisini bulmak için yaptığı her şey onu biraz daha görünmez kılıp, acısını arttırıyordu sadece. 'Neyse' dedi, 'küçük parmağımda küçük bir kıymık işte'. Arkadaşının yeni satın aldığı eski evden bir kıymık hatıra kalacaktı ona anlaşılan.


Liseyi beraber bitirip, üniversite için İstanbul'a yine beraber gelmişlerdi. Üniversite ve civarının keşfinden sonra, uzun yürüyüşlerle satır satır ezberledikleri bu başşehirde, onlara en sıcak, aynı zamanda en ulaşılmaz gelen şey, durduğu yerden boğaza, şehre ve önünden geçen insanlara taze bir tebessümle bakan büyük ahşap evlerdi. Her gördükleri ahşap evin önünde uzun uzun durur, pencereden görülen perdenin ucundaki dantel aralıklarından hayallerini içeri salarlardı. “Kim bilir nasıl güzeldir bu evlerde yaşayınca hayat? Nasıl mutludurlar bu çatının üstünü örttüğü insanlar hatta eşyalar… uyanır uyanmaz aydınlık bir İstanbul mavisi görünce ne dinç olur insan, ne çok şey üretir… ya da kışın kar yağarken bu pencerenin kenarına bir battaniyeyle kıvrılıp, elinde tuttuğu fincandan yüzüne buharı vuran ıhlamurdan yudumlayınca nasıl da ısınır… kim bilir…” diye düşünür, iç geçirir, küçük umutlu adımlarla uzaklaşırlardı evden, evlerden… Her eve başka bir hayat hikayesi yazarlar, ve bu hikayelerin gerçekleşme ihtimalini hesaplarlardı sabahlara kadar. İkisi için de bir nevi hastalık, takıntı ya da kutsal bir emel halini almıştı sanki, böyle bir eve sahip olmak ve orada yaşamak. Arabalar ya da genelde bu evlere yakın sahillerin kıyılarında boy gösteren yatlar hiç ilgilerini çekmiyordu. Ya da onlar alınabilir şeyler sınıfındaydı sanki… ama bu evler… hele hele bu evlerin 'yalı' ismini kazanmış olanları, kendi kazandıklarıyla asla alamayacakları, sahip olanın bir daha ayrılmak istemeyeceği bir şey gibiydi. Değilmiş. Üniversiteyi bitirdikten onbeş yıl sonra, önünden geçip içini genç hayallerle doldurdukları yaşlı evlerden birinin içindeydi şimdi. Arkadaşı, üniversiteden sonra çalışmak için başka şehirlere gittiyse de sonunda yine buraya dönmüş ve senelerce kıyıdan köşeden arttırarak biriktirdiği parayla, 'sahibinden acele satılık'a çıkarılan bu evi satın almıştı. Nasip işte! Olmazları olduran Allah, bunu da lutfetmişti. Dün akşam arkadaşının alelacele iş yerine çağırmasından anlamıştı olağanüstü bir durum olduğunu ama böyle bir haber hiç mi hiç beklemiyordu doğrusu. Beraber kurulan hayallerin üstünden yıllar geçmiş, arkadaşı evlenip çoluk çocuğa karışmış, işten güçten başını kaldıramayan bir adam olmuşken, içinde hala bu arzuyu yaşatması ve birikmiş parasıyla şık bir sitede lüks bir daire alabilecekken bu her yanı zamanın tozuyla kaplı eski evi alması ve daha eşine bile haber vermeden kendisini çağırıp anahtarı uzatması onu çok ama çok hislendirmişti. Böyle şeyler filmlerde olur, böyle dostluklar, böyle uzun metrajlı hayaller ancak uzun metrajlı filmlerde gerçek olur sanırdı. Yanılmış. Düzenli bir işi, eve gittiğinde boynuna atlayan çocukları ve onu hep aydınlık bir tebessümle karşılayan eşi olan arkadaşına gıpta ediyordu. Hayatında her şeyi yerli yerine koymuş, sırası gelince alması gereken rolleri başarıyla almış ve bu arada da küçük, sevimli ve kimseye zararı dokunmayan hayallerini de gerçekleştirmişti. O hiç birini yapamamış, kırk yaşın kırık merdivenlerinde, dünyaya nizam verecek büyük fikirleri, çekilmiş, çekilen ve çekilecek ne kadar acı varsa hepsini içine alabilecek uçsuz bucaksız yüreği, 'bunlar benim' diyebileceği yegane varı olan günlükleri, hemen yaşlanan küçük ve içe kapanık gözleriyle yapayalnızdı..Günlük tutuyordu yalnızca. Yazma yeteneği olmasına, bu konuda çevresinden teşvikler görmesine ve daha da önemlisi söyleyecek çok sözü, insanlarla paylaşacak kendince önemli düşünceleri olmasına rağmen yazmıyor, yalnızca okuyor ve günlüklerine kapanıyordu. Düşüncelerine güvenmiyor, ya da, yazma yeteneğinden kuşku duyuyor değildi. Yazıyordu ama yazmıyordu, söylüyor ama söylemiyordu. Tam da ona göre bir yöntemdi bu. Duyacak kulak yok, okuyup anlayacak muhatap yok diyordu niçin yazmadığı sorulunca, ama kendisinden başkasının duyamayacağı bir fısıltıyla. Umutsuzluğun ya da umarsızlığın sesine uygun bir fısıltı. Tam da yaşama tarzı ve algısı ile ahenk içinde, tam da sahibinden başkasının dokunamadığı bir günlük gibi. Bu günlük “nohut oda bakla sofa” evinin içindeki iç oda gibiydi ve aksatmaksızın her akşam oraya giriyor, kimileyin kısa kimileyin de uzun kalıyordu. 


Ama arkadaşının hala yapamadığı bir şey vardı, o da buluşmalara vaktinde gelmek. Huyunu bildiğinden olsa gerek, dün evin anahtarını ona vermiş, sen git ben de sonra gelirim demişti. Önce o gelmeden içeri girmek istememiş ve kapı önünde evi seyrederek birkaç sigara içmişti ama sonra dayanamayıp, cebinde sıkı sıkı tuttuğu anahtarı çıkarıp açıvermişti kapıyı.


Üç katlıydı. İçeri girdiğinde evi bomboş bulmayı bekliyordu ama öyle olmadı. Eski hem de çok eski birkaç kadife koltuk, bir sehpa, asıldığı duvarın dibine düşmüş ve yine yorgun başını o duvara yaslamış bir saat ve birkaç parçaya ayrılmış turuncu bir abajur, başını odaya uzatmasıyla birlikte onu karşılayan ilk eşyalardı. İlk iki katta hiç oyalanmadan, ağır adımlarla, ahşap merdivenlerin tatlı nağmeli gıcırtısını dinleye dinleye, üzerinde gezen elleri özleyen korkuluklardan parmaklarını kaydıra kaydıra, en çok merak ettiği yere, çatı katına çıkmıştı. İşte kıymık tam bu arada batmıştı parmağına. Kıymıkla uğraşmayı bıraktığında gördü ki, kendisinin bulunduğu, merdiven sonundaki küçük dar boşluk sayılmazsa iki küçük oda var bu katta. Önce sağa mı gideyim sola mı diye düşünürken, kendini yine gizemli bir filmde gibi hissetti. Hep böyle olurdu, en sıradan olayı en basit durumu bile zihninde evirir çevirir önünü sonunu düğümler ve olağanüstü bir hale dönüştürürdü. Kendi attığı düğümleri çözemeyip eli kolu bağlı kaldığı da olurdu kimi zaman ama o yine de bu hissi, içindeki o filmi seviyordu. Sağdaki odaya doğru ilerledi. Neyin eskisi olduğu anlaşılmayan üst üste yığılmış bir sürü eşya arasından görülen pencerenin kırık camından hışımla içeri giren boğaz rüzgarı, gizemli bir ıslık öttürerek zihninde kurduğu az ışıklı çok gölgeli sahnelere kusursuz bir fon oluşturuyordu.


Merakla çevresine bakıyor, her nesneyi melankolik bakışlarla ve dokunmadan inceliyordu. Oymalı bir komodin, kendisini tamamlayan diğer eşyalardan mahrum olarak köşesinde duruyordu. Üst köşeleri açılmaya yüz tutmuştu. Perdenin arasından sızan güneş ışığının marifetiydi galiba bu. Üç çekmeceliydi. İki çekmecesinde kulp olmasına rağmen en alt çekmecede kulp değil anahtar deliği vardı. Merak ederek üst iki çekmeceyi açtı. Boştu bu çekmeceler, toz vardı diplerinde. Önce anahtar arandı çekmece köşelerinde, bulamayınca umutsuzca orta çekmeceyi çekerek elini alt çekmecenin üstünden tutup kuvvetlice çekti. Bir iki küçük vida ve artık paslanmış ve çürümüş olan kilit döküldü çekmeceye. İyice çekince oldukça kalın ve büyük boy bir ciltle parladı bakışları. Bu defter mi kitap mı belli olmayan, sayfaları rutubetten kabarmış, cesameti artmış olan toplamı, tozuna aldırmadan merakla eline aldı ve açtı. Griye dönüşmüş bordo cildin üzerinde net olarak parmak izleri çıkmış, kapağı açtığı ilk sayfada da kendisiyle karşılaşmıştı adeta. “ bu hiç okunmayacak satırlar senin için” altında bir de isim; “âzâde”… dolma kalemle ve tahmin edilebileceği gibi el yazısıyla… 'ne kırılgan bir isim…' diye düşündü… parmaklarını harflerin üzerinde gezdirerek, fısıltıyla söyledi ismi, kırılmasından korkarak “âzâde…” İşte…filmin en heyecanlı sahnesindeydi şimdi… gerçeklik algısını zayıflatan ve zihnin kendi kendine oyun oynamasının önünü açan bir şeydi bu film oyunu. Gerçek olanın, gerçek tadın, gerçek acının ya da gerçek mutluluğun önüne perde geriyor ve onların yerine, gölgeleriyle boğuşuyordu. Ama bunun farkında olmak, oyunu oynamasını engellemiyordu. Hatta, farkında oluşu da filmin içinde bir kareydi. Bunca gövdesiz gölgenin içinde, şu an elinde tuttuğu tozlu defter, ilk sayfadaki harfler, isim ne kadar da gerçekti. Bir el, elin sahibinin ismi ve ismin sahibinin sahibi… O'nun ona yazdığı kader, onun deftere yazdığı kelimeler… ve birazdan kelimelerle buluşacak olan gözler… Parmaklarını defterin sayfa kenarlarında gezdirdi, olduğu yere oturdu ve neye yaslandığını bilmeden yaslandı geriye doğru. Defterin ortalarına doğru bir sayfa açtı...


“sabah olmak üzere… güneşin saçlarını yıkıyor yağmur biz görmeden önce. Görmediğin ne varsa güzellik namına, gösterebilsem sana, tatmadığın ne varsa tadabilsen elimden. Gözlerimle görsen, kulaklarımla işitsen, dilimle tatsan, sustuğunda benim dudaklarımla sussan… seni giyinebilmek için, üzerimdeki hüzün elbisesini çıkartmam gerek biliyorum. Hüzün tutuyor her şeyi; toz tutuyor, toprak tutuyor, nefes tutuyor, ateş tutuyor, su tutuyor… hüznün üstüne hiçbir şey giyilmiyor.”


Âzâde, isminin hüznünü hecelemiş defterine…


Rastgele çevirmeye başladı sayfaları, tarih yazan bir tek sayfa bile çarpmadı gözüne. Sadece sayfa kenarlarında günler yazıyordu; Çarşamba, Cuma, Pazartesi, Çarşamba… hepsi bu…Sadece günler… ve altlarında darmadağınık cümleler. Bazı sayfalar kıyı köşe dolu, bazılarında tek cümle, bazıları boş…


“uzunca konuştuk… beynimin, hayal gücümün hatta rüyalarımın tüm sınırlarını zorladığım halde sensiz bir hayat düşünemediğimi, yanımdan ayrıldığında yetim bir çocuk gibi tüm varlığımla kendi göğsümün göğünde yapayalnız kaldığımı, gitmek fiilinin sadece söylenmesinin bile beni nasıl dermansız bıraktığını söylemedim, söyleyemedim. Çok yoruldum ama zinde olan bir taraf var içimde. Sadece tutunacak bir nokta arıyorum, o noktayı bulursam büyütebilirim. İtiraf etmeliyim ki; aslında ben, gitmekten çok ama çok korkuyorum. Ama bana kal demediğin için, gitmekten başka çare bulamıyorum…”


“incirin altındayım… ve affedilmeyi bekliyorum. Yağmur yağıyor, hayra yoruyorum…”


“yeniden büyütüyorsun beni. Her şeyin adını yeniden öğreniyorum. Kelimelerim pırıl pırıl, cümlelerim gölgesiz. Bu kadar lutuf içinde şımarmamak için kıdemli bir derviş olmak gerek….”


“Uzun bir halvetten sonra yazıyorum. Ilıkça üç gün geçti. Şehri sular kaplamış ben yokken, kuruydu döndüğümde. İçimde yazılı olanların üstünden geçtim. Yeni sözcükler, yeni gülüşler, yeni uyumalar ekledim. Bir çorba bir makarna bir de su kesintisini ekledim. Kolyenin karanlık suda kaybolmasını, sabah namazından sonra bir de güzel masal ekledim. Elma ağacının budanmasını, kekiğin kokusunu ekledim. Radyodan sızan ürperti… küçük tüpün alevi… pazardaki soğan kokusu…bunları da ekledim…”


“kuşların, yağmurun, denizin, ağaçların, yani her taraftan seslenen her şeyin dilini bilseydim, böyle olmazdım belki…hala bekliyorum..”


“günler geçiyor… kesik, soğuk, kırık uyku aralıkları… özlemekten yoruldum…”


“Bütün gün boyunca Aydın Amca'yla beraberdik… uzun uzun sustuk, kısık kısık konuştuk. -Hüzün, dervişin aklıdır. Dervişin ağlayışı, idraktir kızım- dedi. Ben derviş değilim, hüznün bir erdem olduğunu da bilmiyordum üstelik ama hüzün zaten aklımdı benim. Ve günün son cümlesi; -Hiçbir şey istemeden, huşû ile, hüzün ile selam dur. Aşkın cevheri budur-”


Kapattı defteri. Etrafına tekrar bakındı, Âzâde'den kalan başka bir iz aradı odada. Bulamadı. Bu odada mı yazmıştı bunları? Hiç acı çekilmeyeceğini düşündüğü, öyle düşlediği bu evde, mutluluğun nesneye dönüşmüş hali olan bu çatı katında mı çekmişti bunca ızdırabı ? yerinden kalkmak istemedi canı. Bir sigara yaktı. Odadaki ekşi kokuyu da çekti içine dumanla birlikte. Arkadaşı hala gelmemişti. Biraz daha gecikse, hatta bir işi çıksa ve hiç gelemese diye geçirdi içinden. Yerinden kalkmak istemiyordu. Başka birisinin günlüğünü okumuş olmanın utancı da yoktu üzerinde. Kendisininki gibi, göğsüne yasladı defteri. Başparmağıyla diğer parmaklarını yokladı…kıymık hangi parmağına batmıştı?


Mürsel Sönmez
Sürgünce-34
H. Ziya Taşkent
Geldiği Gibi
Resul Tamgüç
Özgür Gemi

Aliye Akan
Haberi Var

Nurettin Durman
Soru İşaretleri
Adem Turan
Şâir Yolda

Sıddık Ertaş
Anasır
Müştehir Karakaya
Çılgınlık Saatleri
Yasin Şafak
Gelecek Yarınlarda

M. Davut Yücel
Tahtaya Şiir
İbrahim Yarış
Işık Hanım'a Göre
Ali Görkem Userin
Cehennem Meselleri*

Süleyman Çelik
Sa'y, Adın Aşk Olsun
Sâre Çermik
Kışbahar