| bukalp seni unuturmu anjo muro |
| Hayat bir noktadan başlar Emine Koylu |
| Bu Arkadaş ÇOK Güzel Yazıyor |
| Alev Dülger |
| onur özbekrem süleyman unutmaz |
| söz şifadır çağatay uluer |
| İnsan, sözünde saklı-3 Fatma Feyza Şencanlar |
Beş altı saat sonra Kadir gelirdi onu almaya. Benim bu karşı daireye taşındığımı bilmiyordur daha. Ne işim var ki benim burada? Rastlantı desem, tesadüf desem... Ama gerçekten öyle, bilerek yapmış değilim bunu. Hem öyle kafamı dağıtmak için uğramıştım ben o bara. Kirası da fena değil. Gerçi benim küçük dairem güneş almıyor. Üstelik iki oda. Laf işte benim dediğim, onunki de iki odadır, güneş alsa bile. Saçmaladım epey dün gece, ne düşünmüştür hakkımda acaba? Salak olduğumu düşünerek çıkmıştır işin içinden. Yahu niye düşünsün ki beni. Neyimi düşünecek, neyim kaldı ki aklında. Saçmaladım durdum yanında. Neyse… ekmek gelmiştir, alsam. Zeytin de kalmamış. Kim alacak şimdi, domates dilimlerim, biraz da peynir, bugün yumurta kırayım kendime.
Adam kapıyı açar, tam o esnada karşı dairede oturan Limon kapıyı kapatır, sadece ekmeklerin ucu gözükür kapı aralığından. Nerdeyse karşılaşacaklardır, olmamıştır. Yüzü bir tuhaf olur, ne diyeceğini şaşırır, lanet okur gibi büzüştürür dudaklarını. Kapının koluna asılı poşetten ekmeğini alır. Yere, kapının eşiğine bırakılan gazetesini alır. İkiye katlanmış gazetenin manşetine bakıverir üstünkörü. Kapıyı kapatır, mutfağa yönelmiştir.
Tüh ya, nerdeyse karşılaşıyordum, aptal gibi kendi kendime konuşacağıma kapıya gitseydim ekmeği almak için karşılaşacaktık. Bilmiyor demek ki burada oturduğumu. Taşınalı bir ayı geçti oysa… Birkaç defa merdivenlerde gördüm, günaydın demiştim ama duymamıştı, ya da oralı olmadı ne bileyim… Bir defa da tam apartmanın girişinde; içeri giriyordum ben o çıkarken, Kadir bekliyordu onu arabada. Sonra kapıcı… Gelip bir bir söyledi kim olduğunu, ne yaptığını, bekleyeni… Apartmanda yaşayan onca aile var, ama kimsenin ses çıkardığı yok. Kapıcıya bakılırsa; herkesin kendi derdi var… Öyle. Sanırım herkesin derdi, yani bu iki kelime yetiyor gerçekleri ifade etmeye. Not etmiştim o gün bunları. Limon'u. Kadir'i. Herkes'i, derd'i, gerçekler'i…
Bende kelimeleri not etme hastalığı, hastalık diyorum çünkü terapistim takıntı demişti buna ama nedense bu ismi bulurken bile zorlandı. Hastalık demek istiyordu, ama diyememişti. Meslek icabı yani.
Ayer'in kitabını okuduktan sonra bir haller oldu, demişti babam ama hiç de öyle değil. Daha önceleri bir 'haller' olmuştu bana. Ve tabiiki 'haller' kelimesini de not etmiştim defterime. Defter demişken, eskiden yoktu bu defter tutma takıntım, sonra sonra oluştu. Günlük, günce falan değil bu benimkisi, olsa olsa 'bir delinin çok özel notları' denebilir.
Dilim bana söylemek isteyip de söyleyemediğim konuları, cümleleri, kelimeleri not etmemi salık verdi, bu daha doğru olur, dedi, mantık bunu gerektirir dedi. Sustum ben de. Yani üç kelimenin bir araya geldiği, ittifak yaptığı yerde ben tek başıma direnemezdim zaten. Dil-doğruluk-mantık.
Bütün önermelerin .oka saplandığı oluyor işte. Limon için hangi önerme doğru, ya da şu karşılaşmalar için hangi usçu mantık devreye girip işi halledebilir? Burada ben, zavallı olmaktan kurtulamamak kaderini yaşıyorum. Değişmiyor, gittiğim o küçük ilçede de değişmedi hiçbir şey. İstanbul'dan uzak olmak çözmedi sorunlarımı, cevaplayamadı sorularımı. İnsanlardan kaçmak başka insanlara yakalanmak neticesini veriyorsa her defasında kaçmak için sebep de bulamıyorsunuz bir zaman sonra. Bir zaman. Şimdiki zamanda olduğu gibi.
Adam kahvaltısını yapacak. Çay suyu kaynıyor, önce kaynar suyu demlikteki yıkanmış çaya döküyor, ocağın altını kısıyor. Çayı masaya alıyor, ateşe küçük alüminyum bir tava yerleştiriyor. Bir parça margarin kesiyor, atıyor tavaya, tahta bir kaşıkla gezdirerek eritiyor, sonra bir yumurta kırıyor üzerine, bir yumurta daha. Sağa sola bakınıyor yumurta kabuklarını atmak için. Mutfak tezgâhı üzerindeki boş poşetlerden birisinin içine atıyor. Sahanda yumurta. Sahanı da masaya alıyor.
Evet, belki benim gibi lüks yaşamaya alışmış bir insanın kahvaltıda böyle fakirden fakir bir sofraya oturması alışılmış bir şey değildir. Ben buna alışmak istiyorum ama. Yok, nankörlük falan değil bu; rahat edememek diyelim. Zaten o ilçede çalışmamamın sebebi de bu. Eğitimim için hiçbir şeyden çekinmeyen babam beni Fransa'ya göndermeye hazırdı isteseydim. Beni kitaplardan çekip kurtarmaktı aslında onun derdi. Evet, belki istediği gibi bir mimar olmuştum, fakülteyi bitirmiştim ama şu kitap denen illetten kurtulamamıştım ona göre.
Limon. Dünkü saçmalamalarım onu nereye vardırmıştır acaba? Yani, ne bileyim belki beni bir üniversite hocası olarak düşünmüştür. Yerel bir gazetede redaksiyonda çalışan, lafı-sözü pek ciddiye alınmayan içine kapanık birisi olduğum gelmemiştir aklına; ama kırk yılın başı kaçamak yapan bir aile babası olarak da düşünmüş olabilir beni. Her cümlemin üzerine farklı bir hayal oturtmayı denemiştir belki de. Ben de yapmadım değil bunu.
Kapıcının düşük çenesi olmasa Limon'un gerçek öyküsünü bir çırpıda anlatmasa, benim onun için kurguladığım hayal/hayat daha güzeldi. Bana yetiyordu. Köyünde istediğini ulamamış bir nazlı gelin olarak görmedim onu hiçbir zaman, zaten dünkü konuşmamız bu kanımı pekiştirdi. Kurduğu cümleler hiç değilse beş on kitap okumayı gerektirirdi.
Ah ulan kapıcı…
Bir zaman öncedir. Adam apartmana girerken Limon çıkmaktadır. Karşıda Kadir bekler onu. Kapıcı yanaşır adam'ın yanına. Güzel kadın Allah için, der. Öyle, der adam gizliden bir şeyler yaparken yakalanmış çocuk saflığında. Babası devlet memuruymuş, çok taliplisi çıkmış ama babası hiçbirine vermemiş. İlle de beklemiş, bekletmiş kızı zengin birine vereceğim diye. Kızın niyeti okumakmış ama babası salmamış kızı liseden sonra. Düşünsene beyim, liseyi bitirmiş on yedisinde. Altı yıl beklemiş. Baba razı değil kimseye. Sevdiği biri de varmış, bundan sonrası bildiğin gibi işte… Nasıl, bilmiyorum, demiş adam. Demez olmayı istemiş. Ama demiş bunları, demiş ve kapıcı da devamını anlatmış. O zaman suratı yere düşmüş adamın. İçi ezilmiş, ağlayacak gibi olmuş. Tüküresi gelmiş kaldırıma. Yutmuş tükürüğünü, bir şey demeden girmiş apartmana, dairesine doğru tırmanmış merdivenleri.
Güzeldi Akçasaz. Hepi topu üç bin nüfusu vardı, ama adı ilçe işte. Herkes bir birini tanır bir yer. Dikkatlerini çekmiştim. Yani sen kalk İstanbul'dan buralara gel. Sakin bir yerdi burası. Kışı, karı pek olmazdı ama tatlı bir soğuğu vardı. Çamlık kahvesinin yanındaki tek göz ev de olmasa nerde kalırdım, bilinmez. Müstakil, küçük bir banyo, tuvalet. Salonu yok. Yattığım yer salon niyetine aynı zamanda. Eşyası da vardı. Yaşlı bir kadıncağızın eviymiş, kiralık. Eh dedik, bana uyar. Girdik. Tabi şimdi sorup durdu insanlar nerden geldin, nereye gidiyorsun falan… Uydurmam lazımdı bir şeyler yapmadım. Olduğu gibi söyledim işte: Bunaldım, sıkıldım İstanbul'dan. Haritadan rasgele seçtim burayı. Yok öyle değildi, şöyle oldu: Haritadan seçtiğim yer başka bir ilçeydi, ama terminalde oranın arabasının gelmeyeceğini söylediler, sizin ilçenin arabasını görünce atladım ben de. İnansalar mı? Yok, anarşist ya da kaçan bir suçlu değilim. İlk işim o oldu zaten sabıka kaydı almak, gazetede çalışacağım ya. Tabi işin bahanesi o. Maksat içleri rahat olsun. Hemen her yerde vardır bu isimde bir gazete: İleri.
İleri gazetesinde redaktör, onların tabiriyle musahhih olarak başladım işe. İki üç günde söktüm işi. Dizgiyi falan ben yapmıyordum ama öğrendikçe yardımcı da oldum diğer çalışana. Mehmet'e. Gazetede üç kişiyiz; ben, Mehmet ve gazetenin sahibi aynı zamanda başyazarımız Muhsin abi. Muhsin abi iyi niyetli, tatlı mı tatlı bir ihtiyar, yaşı altmış olmuş geçen yıl. Öyle diyor. Yazısı çok kötü, zar zor okunuyor. Bazen okuyamadığım yerleri sorduğumda kızıyor, bağırıyor ama sonra sakinleşip söylüyor. İlk zamanlar tuhaf geldi bu bana, ama sonra alıştım. Zaten kaç gün kalacağım belli değildi. Belki de Limon gibi kaçmaya ihtiyacım olduğu için kaçıp sığındığım bu şehir kurtarıcım olacaktı, bilmiyorum. Oldu mu? Bilmiyorum. Güzeldi her şey, bir gün gitmek isteğim depreşene kadar. Çevre de edinmeye başlamıştım. Hatta kütüphane memuru Rasim abiyle aramız o kadar iyiydi ki bir yedek anahtar yaptırmıştı bana, istediğin zaman git istediğin kitaba bak al. Burada, yani bu kütüphanede Kafka görmek şaşırttı beni, ama vardı işte. Ve daha önce okumadığım bir dolu yazar yüzü vardı raflarda karşımda. Gazetedeki günlük işimiz düzeltmek, ardından da varsa ilan afiş, broşür onların cümlelerini yazmak ve dizmek, basmak… Çoğu zaman saat üçten sonra pek yapacak işimiz olmazdı. İşte kitaba gömüldüğüm saatler üçten sonra başlardı. Muhsin abi de üçten sonra Çamlık kahvesine geçer günlük kahvesini arkadaşlarıyla içer memleket havadislerini konuşurlardı.
Huzur kelimesini defterime orada düştüm. Huzur, Akçasaz' a yakışıyordu. Huzur, sıcaklık, dost, Rasim abi, kitaplar, dizgi, tashih, kurşuni harfler, kahve, lakırdı, memleket havadisleri, yaylı araba, soba, küçük evim, divan… Ne güzel kelimelerdi bunlar. Şimdi o kadar geride ki bunlar, defterimde. Ne çok kelime yazmışım sonra defterime.
Oysa Akçasaz' dan ayrılıp buraya geleli bir ayı biraz geçmişti. İnsan çamura bulandıkça daha çok kelimeye ihtiyaç duyuyor olmalı. Sadeliğin olduğu, dinginliğin de olduğu yerde bazen tek kelime yetiyor tüm iletişimi sağlamak için. Şehrin karmaşası arttıkça, kelimeler de artıyor, silikleşiyor ama artıyor, yapaylaşıyor ama artıyor.
Yok, bir yolunu bulmalı, onunla konuşmalıyım. Pavyona gitsem… Gitmeden konuşsam. Kapıya çıksam belki yine…
Adam kalkar masadan. Gülüp kendine. Masayı toplamaya başlar, bardağı, sahanı tezgâha koyar, çayı ocağın üstüne. Tezgâhın üstündeki çöp poşetine bir şeyler daha koyar. Koyacak yer bulamaz, poşeti kapının önündeki çöp kovasına koymak gelir aklına. Kapıyı açar, poşeti kovaya koyar, tam o esnada kapı açılır. Kafasını kaldırır, dışarı çıkmak için hazırlanan Limon'u görür. Limon da adamı görür. Adam donup kalır. Kadın hatırlar gibi olur. Merhaba, der kısık bir sesle başıyla selam verir. Kapıyı çeker, kilitler. Anahtar iki defa döner yuvada. Merdivenlerden inemeye başlar. Bu defa gerçekten bir şey hatırlamış gibi durur, hafif bir tebessüm belirir yüzünde. Adama dönmeden, seninle dün tanıştık değil mi, der. Sonra adama döner durduğu yerde. Adam sevinse mi bilemez, takılır konuşurken, evet, der güçlükle. Dün bu kadar zorlanmıyordun konuşurken, der Limon. Adam hafiften kızarır. Beni mi izliyordun yoksa, der kadın. Gülümser, inmeye devam eder merdivenleri, inerken; bugün çalışmıyorum bana çay içmeye gelsene dört gibi… Sesi yankılanır merdiven boşluğunda. Kaybolup gitmek üzereyken sesi, tamam olur dört gibi, der adam heyecanlı bir sesle. Yankılanıp suratına çarpar her bir kelime, kapıcı yukarı kattan elinde büyük çöp kovası ile aşağı inerken. Suratına çarpan kelimeler sersemletir kapıcıyı, sonra kendine gelir. Hınzır bir gülümseme atar adama. Adam gayet ciddidir, içeri girer, kapıyı çarpar. Ne yaptım ki, der kapıcı kendi kendine.
Hatırladı beni. Demek unutmamış. Saat dört, kaç saat var, daha sabahın onu. Altı saat. Beklemeliyim. Evde değil ama. Çıkıp gezmeli, bir şey almalı, evde bir şey yok. Biraz kahvaltılık, birkaç çift çorap, biraz da çiçek. Artık çiçeğim de olmalı, pencere pervazında şu azıcık güneşi yedikçe boy atan.
Bu yıl kış biraz erken geldi İstanbul'a, daha dün kar atıştırmaya başlamıştı, ne güzel… Kışı sevmezdim ben. Sanırım orada, Akçasaz' da sevdim ilkin kışı. Sonra belki burada, Limon'la seveceğim.
Adam üstüne bir şeyler aldı, atkısını sarındı, beresini taktı. Limon da atkısını sarınmıştı. Kendini sokağa attı, kar hafif hafif iniyordu yeryüzüne, bu sokağa, şu balkona. Ellerini montunun cebine soktu, yürüdü. Sokağın ucunda kaybolana değin onu izledi kapıcı. Fark etmemişti onu, elindeki sigarayla apartmanın kapısının yanında, sağında bekliyordu, dinleniyordu. Kasketini aldı eline, bir iki kaşıdı kafasını anlam veremedi. Limon iyi kızdı, sevindi sonra kapıcı. Tatlı bir düş de o gördü kendince. Adamın aklına kötü şeyler gelmemiş hiç. Ne çay içtikleri gün ne daha sonra. Film gibi be, dedi kapıcı. Sonra karısı geldi yanına. Kollarını göğsünde birleştirmiş, üşümüş besbelli. Kapıcı derin bir nefes daha çekti sigarasından, karısına baktı, gülümsedi. N'oldu, dedi karısı adam sustu. Kapıcı sokağın ucunu gösterdi elinde tuttuğu sigarayla, kadın adamı gördü, anladı. O da gülümsedi. Birlikte devam ettiler düşlerine: Adam ondan sonra hemen her gün çay içmeye gitmiş Limon'a. İlk zamanlar hiç konuşmamışlar, ne Limon konuşmuş ne de adam. Sadece çay içmişler karşılıklı beş on bardak. Bir de hazır kek. Bir zaman sonra, ilkin Limon konuşmuş, sonra adam. Limon bu adamı sevmiş, adam da onu. Adam Limon'un gitmesini istemiyormuş o işe. Önce hastalanmış, yalandan. Limon iki üç gün ona bakmış. Sonra küçük bir kavga çıkarmış pavyonda, polisler gelmiş alıp götürmüşler Limon'u da adamı da. Limon bir yanda adam bir yanda. Limon hiç kızmamış adama, anlamış onu sevdiğini bir daha. Sonra bir hastalık uydurmuşlar Limon'a, verem demişler. Limon öksürüp durmuş günlerce anlaşılmasın diye. Pavyonun sahibi dayamamış kapı dışarı etmiş, kovmuş. Sonra adam çıkmış, kovulduğu yerden onu almış, başına taç yapmış. Sonra evlenmişler, taşınmışlar bu apartmandan uzaklara. Kapıcı ve karısı arkalarından su dökmüş. Kötü adamlar yokmuş, hiç gelip sormamışlar kapıcıya Limon'a n'oldu diye. Gelseler de kapıcı konuşmayacakmış zaten. Çok zorlarlarsa hastalığı ilerleyince gitti buralardan, yalnız ölmek istiyormuş, deli miymiş neymiş, diyecekmiş. Film gibi be, dedi karısı. Öyle ya, dedi kapıcı sigarasını çatlamış dudaklarına götürürken.