Anasayfa Künye Yazarlar Arşiv Yorumlar Dağıtım Yerleri
94 Kasım 2009
bukalp seni unuturmu anjo muro
Hayat bir noktadan başlar Emine Koylu
Bu Arkadaş ÇOK Güzel Yazıyor
Alev Dülger
onur özbekrem süleyman unutmaz
söz şifadır çağatay uluer
İnsan, sözünde saklı-3 Fatma Feyza Şencanlar
İniş

Sokaktan aşağı doğru iniyor.


Sokaktan aşağı doğru, sahile paralel giden caddeye iniyor. Yürüyor olsun düz değil, çıkıyor olsun yokuş değil, iniyor çünkü iniş aşağı, düpedüz belli. Düpedüz iniyor.


Hayatında ilk defa iniş iniyor.  Belki de ilk defa farkına varıyor iniş indiğinin. Çektiği zorluklar, çileler, aksi giden birçok şeyin onu yokuşlara saldığı, zoraki yürüttüğü gibi soyut bir durumdan söz etmiyorum. Gerçi orası öyle, ama, ben şu üzerine bastığımız dünyanın iniş ve çıkışlarından hep çıkış kısımlarında bulunduğunu inat ve ısrarla söylüyorum. Olmamış. Hangi semtte oturduysa evleri yokuşa yollamış. Söylene söylene paspas çeken hademelerin ayna gibi yaptığı okul koridoru gibi düzlükler de olmuş elbette. Düzlüğün olmaması hikayesini inanılmaz kılabilir çünkü. Düzlük de olmuş ama ağırlık hep yokuş yukarıda.


Şimdi, bu orta yaşa geçtiği demlerde, yürürken dizlerinin zorlandığı nefes duraklarında hep yokuş yukarı çıktığını hatırlıyor, aslında dank ediyor kafasına. Çocukluk günleri çok geride olduğu için istisna inişler olmuşsa da hatırlamıyor. Ah o çocukluk! Her insanın cepte taşınan ve uğuruna inanılan bir çakıltaşı gibi ara ara çıkarıp baktığı hem gerçek hem de gerçek üstü şey. Olan bitenin, gerçeklik algımızın zayıfladığı hatta yitmeye başladığı bu zamanda daha bir gerçek üstü hatta dışı belki belki bir kol kırığı kafada iz bırakan bir yarılma, yanakta doğalmış gibi duran ama mazisi, çocukluğun bir kazası olan kıvrım, gerçekliğine kanıt olabilir, o kadar. Yine de elimizi cebimize attığımız zaman, gerçek ya da hayal, buluruz onu. Biz bulamazsak, kimileyin kendisi birden çıkıverir ortaya. Çağırmamışızdır ama gelmiştir. Eğer o an akıllı vaktimizdeysek görmek istemediğimiz birisini bakışlarımızın fluğluğunda boğup yok saydığımız gibi ıskalarız. Kimi zaman da yüzümüzde oluşturacağı küçük gülücüğü, bulunduğumuz ciddi(!) ortamda, risk alarak kabul ederiz. Gelmesini istediğimiz vakitler ise zaten kolay. O, bütün bu çocukluk çekiştirmelerinden, hafızasının ışığının yanmasından çok uzakta. Hafızasının ışıkları yandığı zaman, karanlık köşelere, halı altlarına kaçan hamam böcekleri gibi oluyor. Geleceğini düşünmemeye çalıştığı gibi hafızasının ışıklarını da yakmıyor bu yüzden. O yorgun. Hayallerinin büyüklüğü, genişliği ve görkemine zıt olarak, dar ve sıkışık bir alanda, üstelik kendisinin dışında hiç kimsenin karşılaşmadığı bir mimari ucube olan evinin zeminindeki yokuşlardan çıkmak zorunda. Güya modern mimari bir açılım olsun diye zemini tümseklerle oluşturulmuş garip hücresi. O orada. Hayallerin, çocukluğun, beklentilerin normal başlayıp normal biten hikayelerin, bu hikayelerin acı veya mutlu sonlarının çok uzağında. Şimdi yorgun. “Yorgunu yokuşa sürmek” dedikleri bu olsa gerek. Ve ilk defa iniş iniyor.


Sokaktan aşağı doğru, sahil boyunca uzanan caddeye dikey iniyor.


Uzun sayılabilecek bir sokak burası.


İnişin başındaki soldaki viraneye dönmüş ve içinde oturan kalmamış evin kırık camlarından dışarıya doğru taşan, hatta taşmayıp bir tazyikli su gibi fışkıran geçmiş zaman çağrışımları yumağına yakalanmadan yürüyecek ama ne mümkün, kırık camlardan canhıraş feryatlarla dışarıya fışkıran anıların ardarda görüntüleri ve sesleri, aklının, kalbinin, bedeninin ve ruhunun adeta her köşesinde ışık oyunları oynuyor, kah bir annenin çocuk doğururken kasılan yüzü oluyor ve o yüz sonrasında evlendirdiği kızının arkasından mutlulukla ağlayan bir yüze dönüşüyor ama orada durmuyor, hızla karanlığın içine giriyor ve orada kayboluyor ve ardından kısıkların kısığı bir sesin mırıldandığı dertli bir şarkıya dönüşüyor, durmuyor karanlık, içerisinden baba olması olasılığı kuvvetli olan kişinin çalıştığı işyerinde yapılan bir grev sonrasındaki yumruklaşmalardan sonra eve gelişi ve işyerinden sendika arkadaşlarının jurnallemesiyle polis tarafından götürülüşündeki ihanetin iğrençliğine tiksinmiş ve aynı zamanda korku ile tütsülenmiş yüzünü salıyor iniş aşağı yüzüne. İnişin başında soldaki viraneye dönmüş evin içinden, yüzü korkuyla tütsülenmiş adamın yüzünün yanında başka yüzler de var elbette ama o, bunların saldırısından kendisini koruyarak inecek ve aldırmazmış gibi yapacak şu yeni görüntüdeki evin ortanca kızının yaşadığı “imkansız aşk”ın evde yol açtığı dramlara ve kızın, gecenin bir vakti mum ışığında yazdığı mektuptaki “seni sevdiğimi artık tüm benliğimle kavradım ki biliyorum, önceleri tazeliğin sarhoşluğu ile savrulan duygularımın rüzgarına kaptırmış olabilirim kendimi ama şimdi bu bir bilgi, bir bilinç, bir kesin vargı olarak ortada duruyor ve ağlamalardan, beklemelerden kesilmiş halde daha iyi anlıyorum bunu ve bundan dolayıdır ki sanırım bu ilmin son noktasına gelmiş bulunuyorum, yanımda olsan da olmasan da artık fark etmiyor çünkü mevcudiyetini mevcudiyetimden ayrı olarak düşünmüyorum…” satırlarına.Yani bildik cümleler. Metafizik paradokslarla gerçekliğin yadsınması. Öyle görünse de mektup başka türlü olamadığı için böyle. Bildik klişenin dışına çıkamamak.Ne çare ki kimi sözler söylenmiştir, söylenmeyenlerin önünde barikat kurarlar ve oradan bir türlü geçemezsiniz.


İniyor işte. İniyor peşinden kelimeler, peşinden gözyaşları, peşinden hıçkırıklar, susuşlar, çığlıklar iniyor. Yokuştan inen her şeyin üzerine rahmet, yağıyor. Allah'tan evin geçmişi sökün edip geliyor. Kendisinin sımsıkı dikişlerle dikilmiş bir brandanın arkasında bekleyen fırtınalar gibi olan anıları, uslu duruyor. Suyun, buzda hapsedilip tutuklanması gibi bir şey. O indikçe vücudunun ısısı yürümekten, ruhunun ve hafızasının ısısı yanından geçtiği harabe evden taşanlardan dolayı artıyor. Bu ısı düzeyi, çok uzun zamandır kendisinden uzak olan bir durum olsa da yabancı değil. Kendisiyle kendisi arasında estirdiği soğuk hava, geçmişini bir buz kalıbı gibi tutmuştu şimdiye değin. Şimdi indikçe ısınıyor, indikçe eriyor o buz kalıbı. O rüzgar ek yerlerini yırtıyor brandanın.Rüzgar bulduğu yırtıktan hışımla çıkarken geçmiş zamanı da sokaklardaki kağıtları oraya buraya dağıtır gibi geçmişi de savurup getiriyor. “Sen misin çocukluk dahil her şeyi cebinde unutan, al işte o zaman, ne varsa döküyorum önüne” diyor sanki. Tıpkı beyaz berber örtüsüne kesilen saçların dökülmesi gibi dökülüyor her şey. Oysa yokuş yukarı iken hayatı ne kadar da sıkı düzen gidiyordu.


Şimdi iniyor. O iniş aşağı indikçe eriyen buz kalıbı gibi benliği ve engellediği geçmiş indiriyor kendi göğünden ne varsa, döküyor eteğindekileri. Artık hafızanın lambalarını yakmamak, geçmişi buz kalıbı gibi soğuk dehlizlerde tutmak yok. Uzun bir sokak burası,denize paralel caddeye iniyor ve caddenin yirmi metre ötesi deniz. Denizde neler yok ki…


Suskun ve içine kapalı aynı zamanda melankolik bir çocukluk, sürekli hasta bir anne, yoksulluğun kara çadırından çıkmaya çabalayan ve bitimsiz çabalarına karşın oradan çıkamayan baba, hayal meyal hatırladığı ve yoksulluk çemberini kırmak için evden kaçan ve bir daha haber alınamayan ağabey, eline geçirdiği her kağıt parçasını su gibi okuyup anlamaya çalışan bir merak, aşka dair bildiklerini üzerine giydirdiği uzak akrabaların esmer ve çelimsiz kızı, onun için koparılan ve vermek için yaşanılan sıkılganlığın tonlarca ağırlığı, çiçeğin yanına yazılan ve üç satırdan oluşan kızın anlamadığı ve anlayamayacağı kırık dökük kelimeler, kız tarafından yok sayılış, sonra okullar, okullardaki siyasal kavgalar, kavgaların ayırdığı adada bu siyasi yönelişi temellendirme çabaları ve yüksek ihtimalli ihtilalin kapıya dayanarak gerçekleşmesi ile başlayan ve yıllar süren tutukluluk halleri.Hep yokuş, hep yokuş. Sonra inişe benzer bir durum ve suçsuzluğunun anlaşılarak serbest kalması. Asıl suçluların suçlarını insanlara üleştirerek rahatlamaları sonucunda dört duvar arkası mizanseninden bıkmaları ya da vazgeçmeleri ve sonuçta hiç yaşanmamış olan dünyaya dönüş.


Yorgun ve bezginliğinin evlilik sürecinde de devam etmesi sonucunda gelen ayrılık ve kendisini yalnızlığa hapsediş. O gün bu gün biraz da evhamlanarak sürekli ev değiştirmiş. Ve şimdi bu yeni mahallesinde ve iniş iniyor ilk kez. Bu inişin indirdiği sükunetle tanışıyor yürüdükçe. Geçmişi, takıntı ve saplantıları küçülüyor. Hayatına atılan düğümün sıkı ipleri gevşiyor. Gelen her görüntü, her duygu küçülerek geliyor yokuşu indikçe. Her insanın başına gelebilecek şeyler olduğunu düşünmeye başlıyor yaşadıklarının. Her adımında üzerindeki bir ağırlık daha düşüyor, yeğnileşen ruhu acele etmeme, inişin tadını çıkarma keyfi yaşatıyor. Seyrelen saçlarında rüzgarı duyumsarken, sürekli yarı yumruk gibi yumrulaşmış ellerini açıyor, parmaklarını rahatlatıyor. Bileklerini ovuyor kelepçeleri az önce çıkarılmış gibi. Her hareketinde bileğini daha da sıkan kelepçe gibi her yaptığında da sıkılıp kalmış olan hayatına ters yönde ilerliyor.Sokak ortasında parmaklarını oynatarak bileklerini ovmasının garip bir hareket olduğunun ayrımına vararak vazgeçiyor. Hep koyu olan kişiliğini oturttuğu zeminin rengi açılmaya başlıyor her adımında. İniyor ilk defa. İniyor ve bu “zorunlu iniş”. Yol onu buraya getirmişti çünkü, tıpkı hep yokuş yukarı tırmandırdığı gibi. Şimdi indiriyor; umuda, çabaya, yeniden insanları ve hayatı sevmeye, her şeye yeniden başlama fırsatı tanıyan ve mucizelerle bezeli olan zaman denizine.


Sonra ayırdına varıyor bulunduğu yerin. Yanan hafıza lambaları yürüdüğü yolun hep yokuş sandığı çocukluğunun geçtiği sokak olduğunu gösteriyor. Gerçekliğini içine sindiremediği sokağına bir de deniz kenarından bakıyor uzun uzun. Hep öfkeden kasılmış olan gözlerini rahat bırakırken, iki damla gözyaşı süzülerek ağarmış sakallarına doğru iniyor.

Mürsel Sönmez
Sürgünce-34
H. Ziya Taşkent
Geldiği Gibi
Resul Tamgüç
Özgür Gemi

Aliye Akan
Haberi Var

Nurettin Durman
Soru İşaretleri
Adem Turan
Şâir Yolda

Sıddık Ertaş
Anasır
Müştehir Karakaya
Çılgınlık Saatleri
Yasin Şafak
Gelecek Yarınlarda

M. Davut Yücel
Tahtaya Şiir
İbrahim Yarış
Işık Hanım'a Göre
Ali Görkem Userin
Cehennem Meselleri*

Süleyman Çelik
Sa'y, Adın Aşk Olsun
Sâre Çermik
Kışbahar