Bosna Bosna
Gezmek görmek istediğimiz çok yer vardır elbet, buraları en azından bir defa görmek ister insan. Bu görülen ve çok beğenilen yerleri ikinci defa görmek bir hayal gibi gelir insana. Çok sevdiğimiz Bosna'ya ikinci defa gidiyor olmak bir hayal gibi iken şimdi o hayalimiz gerçeğe dönüştü. Mesela üçüncü kez olur mu şimdiden bilinmez, ama gönül ister ki bir kez daha gelebilelim hep beraber.
Bu sefer biraz daha rahat bir yolculuk yapıyorduk. Hem geçtiğimiz ülkeler açısından hem de gümrüklerdeki bazı davranışlar ve sebepleri hakkında nispeten bilgi sahibi olmuştuk. (Kendi sınır kapımızın dört saat sinir kapımız oluşunu saymazsak) Örneğin Bosna sınırında daha temkinli bir haleti ruhiye içindeydik. Neyse ki bu sefer geçen yılın akıbetine uğramadık. Korktuğumuz başımıza gelmedi. Kapıkule peşin ödeme gibi oldu herhalde. Sorunsuz geçmiş olduk sınırlardan.
Blagay'a dek yolumuz vardı, öğle yemeğimizi orada yemeyi istiyorduk. Bu da bayağı yol demekti. Olsundu oraya vasıl olmak için değerdi katlanmaya. Gerçekten de o asudelik, o güzellik çekiyordu insanı; müthiş bir su, nefis bir ortam ve enfes balıklar bizi bekliyordu. Tekkeyi ve etrafı selamlayıp oturduk. Akan sudan başka değişen bir şey yoktu sanki. Her şey öylece duruyordu adeta. Dün gelmiş gibiydik. Su, ritminin o capcanlı edasıyla çağıl çağıl akıyordu. Çağlayan suyun üstündeki köprüden geçip lokantanın bulunduğu karşı tarafta yerimizi alıp siparişlerimizi verdik gecikmeden. Balıklar, bu nehirden birer armağandı yeniden gelişimizin şerefine. Garsondan almaya çalıştığım telaffuzuyla 'pastırımka'lar. Ardından da incir tatlıları Bu güzelliğe hayır denemezdi doğrusu. Ve Blagay tekkesinin yanından saniyede kırk üç bin ton su çıkışlı nehrin kaynağı. O muhteşem ve muhkem kayanın ve dibindeki kaynağın çıkıştaki o sessizliği de dikkat çekecek denli, tekkeye saygısından olmalıydı bu sükuneti. Çünkü az sonrası deli dolu bir akışa bırakıyordu kendini. Ve yoğun bir şimşek çakımı ardından sağanak yağış ki suların dansını seyretmek kaldı bize kahvelerimizi yudumlarken. Sanki su, suyu çekiyordu, 'su buluşması' yaşanıyordu da desek yanlış olmaz. Yer, gök su. Masamızdaki tek nahoşluk ise şu ithal edilmiş su.
Güzelliklerin hepsinin hakkını vermeye çalıştık. Vakit de epey ilerliyordu, saat yerinde durmuyordu, o da bir devinim içindeydi kendince. Güzel anları fotoğraflıyor, ânı tespite çalışıyorduk. Çünkü o güzelliği sonraya taşımak sadece ona kalıyordu.
Bütün bu güzellikler tamam da ötede bizi bekleyen Saraybosna’yı unutmamalıydık. Gecikmek olmazdı. Yola çıktık, Neretva'yla yan yana ilerleyerek. Onunla da tanışıyoruz geçen yıldan. Bizden tebessüm ondan nazlı nazlı akış.
Akşamın geceye merhaba dediği vakitte biz de otelimizdeydik. Geçen yıldan memnun ayrıldığımız otelimizdeyiz. Onunla da yine aynı güzellikle merhabalaşıp odalarımıza çekildik. Kahvaltı saatinde buluşmak üzere.
Ertesi sabah;
Yinelenen dostlukla ve tanışıklığın verdiği rahatlıkla kahvaltımızı yapıp, bu günkü programımıza başladık. İlk gideceğimiz yer başçarşıdan önce bir sabah güzellemesi olsun için otelin yanındaki nehrin kaynağı olacak.
Programımız sanki geçen yıldan değil de dünden itibaren başlayıp devam ediyor gibi adeta. Günler birbirine o kadar yakın geldi ki sanki araya hiç zaman girmemiş.
Otelimiz Ilıca'da, burası Saraybosna'nın banliyösü, aynı zamanda ünlü İgman dağının eteği denebilecek bir bölgede, hava alanı da çok yakınımızda, bir şey daha ekleyeyim o unutulası savaş sırasında şehre girmenin tek yolu olan 'tünel' de buraya çok yakın.
VRELO BOSNE
Şimdi otelimizin yanından akan nehrin beş km. mesafede bulunan kaynağına gidiyoruz. Yol, gölgelik, serin ve bol ağaçlıklı bir nevi hıyaban. At arabaları turistleri kaynağa ve etrafında oluşturulan parka taşıyor. Biz arabamızla yol alıyoruz. Zaten çok yakın. Bisikletlerle, yürüyerek gidenler de var.
Nehrin kaynağındayız. Bilenler için su değirmenlerinin şaşaalı devrinden kalma uğultulu su akışı sesi yankılanıyor. Kaynaktan -belki daha çoktur ama- görebildiğimiz on-on beş gözeden çıkıyor su. Tertemiz, billur gibi, içilebilir evsafta. Dağılan su park içinde adacıklar oluşturmuş. Ağaçlar ve suyun kombinezonu hoş bir görüntü oluşturuyor. Hafta içi olmasına rağmen buralara göre kalabalık denebilecek aileler ve guruplar parkın güzelliğini paylaşmak için akın etmişler. Girişte çeşitli hediyelik eşya satıcıları, mısırcılar. Bir tarafında gürül gürül su sesi, bir yanda şelalemsi akıntılar, köprüler, aralarda akmıyormuş gibi duran etrafın rengini almış sakin nazlı akıntı, adacıkların arasında ördekler. Tek kelimeyle enfes bir mesire yeri burası. Su, sesiyle insanı sarıp sarmalamışken bir Bosna kahvesine sıra geldi artık, yanında da puro tabii.
Güzelliği sunana müteşekkir kalınmaz mı burada. Tecelliyat her yerde aynı değil, her biri ayrı bir lezzet çünkü.
Bu güzelliğe Rasim'den de bir katkı ‘ömür bir gündür o da bu gündür.’
Bosna su dolu, hepsi içilebilir nitelikte mi bilmiyorum ama dün, hem de bir su kenarında masaya getirilen -ne yazık ki menşei Hırvatistan olan- bir su şişesi sevgili Bosna'lı dostlarımız adına hiçte hoş değil doğrusu. Onca akan suya rağmen, su satın al. Bir ata sözümüz vardır hani 'su akar Türk bakar' diye mesafe tanımadan oralara dek gitmiş baksanıza.
Saraybosna'ya gelince ne yapıp edip bir an evvel başçarşıya vasıl olmalısınız. Çok güzel yerleri var ama başçarşısız eksik kalır inanın. Vrelo Bosne'den sonra ver elini başçarşı vakit de tam öğle. Yemek için seçim çok zor değil, ya köfte ya da börek tercihini yapın yeter. Biz de birinci günün hatırına köfte dedik ve yedik. Arkası, ıhlamur ağacının serin ve kokulu gölgesi altında uzun bir sohbet vakti. Kahveler, purolar eşliğinde. İnsanın 'daha ne olsun' diyesi geliyor.
Bu sefer Saraybosna'da üç gün kalacağız, günübirlik gidişler de dahil olacak sanırım.
Ama yaşanan bir şey var o da şu ki 'an bu an'. Sohbet ve gölge çok koyu, her şey de yazılmıyor ki.
Gerisi gelecek sayıya.