Sakin Sabah Ülkesi
Haydarpaşa Tren İstasyonu büyük bir uğurlama töreni için hazırlanıyordu. Bayraklar, flamalar, kırmızı halılar ve bandolar eşliğinde ateşli nutuklarla beraber binlerce asker adını ilk kez duyduğu bir ülkeye savaşmaya gidecekti. Askerler uygun adım trene binmek üzereyken ünlü meczup Neyzen'in istasyonda “Allah rahmet eylesin” diyerek dolaşmasındaki espri, gerçekle saçmanın en nadide örneklerinden biri olarak sözlü kültürdeki yerini almıştı.
Askerler son kez yaşadıkları şehre baktılar, trenin camından geride kalan sevdiklerinin göz bebeklerindeki şefkat ve hüznü belleklerine kazıyarak gözyaşlarını trenin buharıyla kaynaştırdılar. İstanbul yavaş yavaş küçülüyordu.
İskenderun Limanı'na doğru hareket eden trende öyle bir ademoğlu vardı ki, bir önceki devletin ordusunda askeri sınıf olan Azaplar'ı hatırlatıyordu. Hayattaki tek gayesi yaşamak ve verilen emirleri yerine getirmek olan bu nefer, gözyaşları içinde kıvranan silah arkadaşlarına göz ucuyla bakarak ağlamalarını gerektirecek ne olabileceğini düşünüyordu.
Tek uluslu olmakla övünen ülke, çok uluslu bu güce katılarak muhtemel bir Rus tehdidinden korunmuş olacaktı. Çünkü Ruslar Türkiye'den hem toprak hem de askerî üs istiyorlardı.
Ülkenin farklı bölgelerinden 5 bin 90 kişilik tugay, İskenderun'da toplandı. Tugay, askerî, mülkî erkân ve kalabalık bir halk katılımıyla, bando eşliğinde törenle Kore'ye uğurlandı. Hareket eden gemiler Süveyş Kanalı-Kızıldeniz-Mendep Boğazı-Seylan Adası'nın merkezi Colombo-Singapur-Filipinler ve Formoza Adası istikametindeki deniz yolunu izleyerek 21 günde Kore'ye ulaştı.
Kore, denizlerin çocuğu bahtsız ülke.
Fitneye yenik düşen büyükbaba sendromu.
Pirinç, balık ve sevginin ülkesi…
Şinasi ve arkadaşları birkaç günlük eğitim, bilgilendirme ve teçhiz edilmenin ardından cepheye sürüldüler. Ayaklarının tozuyla Knuri'deki savaşın tam ortasına düştüler ve çarpışmaya başladılar. Çinliler ve Kuzey Koreliler bölgeyi iyi bildikleri için daha az hata yapıyorlardı. Çok ağır çarpışmaların ardından ilk günün sonunda ABD'li komutanın yanlış komut vermesi yüzünden Türkler çok kayıp verdi. Birçok kişi de esir düştü. Daha sonra bu esirler, Çinlilerin literatüre geçmiş işkenceleri neticesinde isimlerini bile unuttular.
Her şey o kadar hızlı başlamıştı ki, normal koşullarda bir insan bu ağır yükü kaldıramazdı. Daha üçüncü gün, Kumyangjangni kasabası ve çok stratejik bir tepe olan 185 rakımlı tepe, süngüleri takıp ilerleyen Şinasi ve arkadaşları tarafından ele geçirildi. Bu Güney Koreliler için çok büyük moral oldu. Şinasi süngüsünün ucunu bir Asyalı bölgedaşına daha saplarken ülkesinin yarım yüzyıllık dış politikasını şekillendirdiğinin farkında değildi.
Süngüsünü temizleyip mola vermek için pirinç tarlalarını katederek bir köye geldiler. Yağan yağmur köydeki gölün suyunu yükseltmişti. Bu güzel köy, ölü bir şehri andırıyordu.
Ortada hiçbir canlı yoktu. Herkes sığınaklara çekilmiş bir kurtarıcı bekliyordu. Neden sonra Koreli askerlerin tehlikenin geçtiği yönündeki ikaz ve anonslarıyla birlikte köylüler birer ikişer günyüzüne çıkmaya başladılar.
Köy iki gün önce büyük bir baskın yemişti.
Kiminin çocuğu, kiminin annesi, yahut babası, Çinliler tarafından hunharca katledilmişti. Komutanlar acılı köylüleri yatıştırdıktan sonra askerler için su istediler. Herkes suyu içerken savaş iklimine uymayan, baskın yiyerek onlarca insanını kaybeden köy ortamıyla bağdaşmayacak bir olay yaşandı.
Yazgı, dünyanın her yerinde takiptedir.
Çinlilerin köy baskınında babası ve erkek kardeşi öldürülen gözü yaşlı bir kız, Şinasi'nin kalbine giriverdi. Şinasi gibi ne güzele bakmayı, ne de güzelce bakmayı bilen bir nâdan, siyah, bir çekik göze avlandı. İki bakış birbirine değdi ve görünmez şimşekler çaktı, meteor yağmurları yağmaya başladı. Bu yağmurun altında dakikalarca beklediler, yundu yıkandılar.
Şinasi bu yeni durumu bir türlü tanımlayamadı. Kalbinde değişik hareketler meydana gelmiş, bu hareketler neticesinde salgılanan gazlar, bedenini ve beynini dönüştürmeye başlamıştı.
Oysaki o, günlük hayatta bir martı kanat çırparken tüylerini fark etmek şöyle dursun, sürüyü bile göremezdi. Ancak bu çekik gözlerden dışarı taşan yakıcı bakışlara teslim olmaktan başka çaresi yoktu.
Şinasi tekrar cepheye döndüklerinde adının Kan Su Lee olduğunu öğreneceği kıza sırılsıklam aşık olmuştu. Birkaç saat içinde sanki bir ermişin himmetine mazhar olmuş gibi, olgunlaşmıştı. Sesi fazla çıkmaz olmuş, cephedeki silah arkadaşlarıyla iyi geçinen uyumlu bir insan olup çıkmıştı. Nedeni ise derdinin dermanının olmayışı idi. Çok kısa zamanda anlamıştı ki, Kan Su ile birlikte olma şansı yoktu. Şimdi koca bir platonik çukurun içinde kıvranmaya başlamıştı. Annesine ve kız kardeşine mektuplar yazıyor, kendisi cephede olmasına rağmen bir ihtiyaçları olup olmadığını bile soruyordu.
Hayatında ilk kez bir ruh taşıdığını anlamaya başladı. Fakat içindeki lâvın dışarıya püskürmesi için bir enstrümana ihtiyaç vardı. Kalbindeki devinimler uç verdi ve Şinasi hiç yapmadığı bir eylem gerçekleştirerek, sigara paketinin kâğıdına esiri olduğu gözleri çizdi. Çizdiği bu resmi kaputunun yan ceplerinden birine koydu. Zaman zaman çıkartıp bakıyordu. Öylesine rahatlamıştı ki, artık hayalinde yaşattığı sevgilisinin somutlaştığı bir obje de vardı. Savaşın en zor anlarında bile yaptığı bu çizimlerin sıcaklığını duyuyordu.
Çizimlerini sürekli tekrar etmeye başlamıştı artık. Bu yüzden arkadaşları biten sigara paketlerini Şinasi'ye vermeye başladılar. Şinasi her geçen gün daha farklı çizimler uygulayarak kendini sarhoş eden çekik siyah gözleri çiziyordu.
Şinasi yaklaşık 10 kilometre gerideki bu köye bir kez daha gidebilmek için Mevlasına yakarıp durdu. Gelen istihbaratlar bu köyde bir alt geçit çıkışının olduğu ve Çinlilerin bu mahzeni kullanarak arka taraftan Türk mevziilerinin konuşlandığı tepeyi kuşatacağını söylüyorlardı. Köyde sürekli bir nöbetçi bulunmasına rağmen yine de belli periyotlarla devriye ekipleri köye giderek arama - tarama çalışmaları yapıyorlardı.
Büyük gün geldi çattı, köye gidecek devriye ekibinin içinde Şinasi de yer aldı.
Şinasi savaş atmosferinde yaşamasına rağmen o kadar şendi ki, görenler hayret ediyordu. Kalbi topçu bataryalarının gümbürtüsü gibiydi. Köyde hayli dolaştıktan sonra küçük bir kalabalık dikkatini çekti.
Birden bu kalabalığın içinde yaklaşık bir yıldır resmini çizdiği gözleri fark etti.
Evet, evet oydu işte, ta kendisiydi. Bu anın hayal mi, rüya mı, gerçek mi olduğunu hızla düşündü. Zihninden bir sinyal alamadı. O, yaşadığı müstesna zamanı algılayıp tanımlamaya çabalarken, bir yandan bu ölümsüz sahne kusursuz bir biçimde ilerliyordu. Şinasi bir taraftan da böylesine ulvi bir anın sıradan bir olaymış gibi akmasına razı olmuyordu. Madde ile mana arasında hayli bocaladıktan sonra birden nasıl temas kuracağını düşündü. Yine en iyi usulün su ihtiyacı üzerinden gitmek olduğunu düşünerek Kan Su'nun bulunduğu tarafa doğru su işareti yaptı. Kan Su hemen fırladı ve az sonra elinde su dolu büyük bir bidon ile döndü. İşte Şinasi'nin asıl hissettiği zaman şimdi yaşanmaya başlamıştı. O beş dakika, günler süren ayrılığın en tatlı anıydı. Çünkü beklediği sevgili gitmişti, fakat az sonra yanında olacaktı. Ayrılık içinde ayrılık, fakat vuslata en yakın firaktı bu.
Kan Su, sanki daha önce kurgulanmış bir oyunu canlandırırcasına ilk suyu Şinasi'ye verdi. Şinasi büyük bir heyecanla suyu kana kana içti. Yârin elinden içilen bade, tüm anlamlarıyla burada idi.
Aşk, aptalı akıllı edermiş. Şinasi Kan Su'ya olan duygularını anlatabilmek için, kimseye hissettirmeden kendi taburundaki bir Koreli askere mektup yazdırdı. Çizdiği karakalem resimlerden en güzel beş tanesini de zarfın içine yerleştirdi.
Şinasi bir yandan suyu içerken, bir yandan da çaktırmadan hazırladığı zarfı Kan Su'ya verdi. Kan Su, bunun ne anlama geldiğini anlamadı, fakat ilkin resmi bir yazışma olduğunu düşünerek cebine koydu.
Mektup söyleydi:
Sayın Bayan,
Ben Türk Birliği'ndeyim. Seni geçen yıl, köy meydanına görünce, sanki bağrım delindi. Barış için geldik. Su istemiştim, su güzeldi, soğuktu. Yanıyorum. Aslında annem evereyim seni dediydi ya. Sonra ben dönünce memlekete, kim bilir, hayırlısı olsun. O resimlerin hepsini ben çizdim. İstanbul'da oturuyoruz, Hasköy'de,isterim ki çocuklarımız olsun. Sakın kimseye söyleme, yoksa beni yakarsın. Komutanlarımız çok sıkı. Hayli şehit düşen oldu. Kızarlar. Bir annem, bir de bacım var. Bir dahaki devriyeye kadar yaz, bana mektubu verirsin.
Şinasi Toksözlü
***
Kan Su bu mektubu okuyunca şaşkınlık ve sevinç arasında geldi gitti. Bu metin kendi diline çevrildiğinde biraz daha derli toplu hale gelmişti. O mektupta karşısındaki bayana sırılsıklam aşık olmuş, aşkı için her şeyi göze alabilecek bir yiğit kişi duruyordu. Bu Koreliler için çok anlamlı bir duruştu.
Kan Su, hemen koştu büyükannesine söyledi. Büyük annesi kısa bir meditasyonun ardından güzel şeyler olacağını söyledi. “Uzun yıllar buralarda aşk kokusu duymamıştım” dedi. Kan Su, balık konservelerinin altına sıkışan bir atlas buldu ve Türkiye'nin yerine baktı, içi burkuldu. Gerçi hayatta büyükannesinden başka kimse kalmamıştı ama yine de onu bırakamazdı. Geceler boyu uyuyamayan Kan Su, ülkesinin içinde bulunduğu zor koşulları da düşünerek hayatına bir yön vermesi gerektiğini düşünüyordu. Köydeki yaşlılar Çin ve Sovyetler'in NATO güçlerini alt edeceğini söylüyor ve durumun vahametini dile getiriyorlardı.
Kan Su bir dahaki devriyenin ne zaman olacağını bilmiyordu fakat her araç gelişinde yola fırlıyor, Şinasi'nin aracın içinde olup olmadığını kontrol ediyordu. Şinasi belki de vurulmuştu.
Yine de mektubunu hazırladı, bir kenara koydu. Mektup şöyle bir içeriğe sahipti,
Bay Şinasi,
Bahtınız pirinçler kadar ak olsun. Güneş sizi hiç terk etmesin. Biz ülke olarak size minnettarız, önünüzde saygıyla eğiliyoruz. Fakat sizinle birlikte bir dünya kurmak o kadar zor ki… Benim kimsem yok, sadece büyükannem var. Çinliler babamı ve erkek kardeşimi öldürdüler. Pirinç tarlalarında çalışıyoruz ve balık konservesi yaparak geçiniyoruz. Buralardan ayrılamayız.
Saygılarımla
Kan Su Lee
***
Mektup Şinasi'nin eline altı ay sonra geçebildi. Kan Su, artık umudu kesince köye giden devriyelerden birine verdi mektubu. Risk aldığının farkındaydı, fakat aylar geçmesine rağmen bir gelişme olmaması Kan Su’yu çok tedirgin etmişti. Bereket, mektubu alan asker Şinasilerin bölükteydi. Şinasi mektubu hemen Koreli arkadaşına vererek Kore diline çevirmesini istedi. Gerekli çeviri yapıldı ve Kan Su Lee'nin bu aşka olumsuz baktığı anlaşıldı. Şinasi soğuk terler döktü, ağzı kurdu, gözleri karardı ve nihayet hasta düştü. Hemen Asker Hastanesi'ne kaldırdılar. Doktorlar önce iklim değişikliği, gurbetin getirdiği üzgünlükten kaynaklanan sorunlar etrafında dönerek teşhisler koysalar da Şinasi'nin durumu pek parlak gözükmüyordu. En nihayet doktorlar tifo teşhisi koydular ve ellerinden gelen bütün, tedavi ve gözlem metotlarını uygulayarak Şinasi'yi eski haline, yani aşık olmadan önceki eski haline getirmeye uğraştılar. Nafile!
Âşık, maşukunu arar, ondan bir ses, bir nefes bekler, duymazsa yaşayamaz. Tek gıdası budur çünkü.
Şinasi, hastanede gün sayarken Kan Su Lee'nin büyük annesi öldü. Köyde rutin cenaze törenlerinden birini yaptılar. Kan Su artık yapayalnızdı. Köylerindeki gölün kıyısına giderek saatlerce hayatına nerede devam edeceğini düşünüyordu. Kan Su'nun aklına birden Şinasi ve ondan aldığı mektup geldi. Bu dünyada kimsesi olmadan göçüp gitmektense kendini gerçekten seven biriyle bir ömür yaşamak daha iyi değil miydi? Akrabalarının çoğu Seul'de oturuyordu ve açıkçası hiç kimsenin aklına da Kan Su gelmiyordu. Hemen bir kağıt kalem alıp yazmaya başladı.
Bay Şinasi,
Yakın zamanda büyük annemi kaybettim. Hayatta hiçbir kimsem kalmadı. Eğer düşüncelerinizde ve duygularınızda samimi iseniz, sizinle evlenebilirim.
Saygılarımla
Kan Su Lee
***
Cevabı o kadar geçikmedi:
Kan Su,
Altı ay sonra memlekete döneceğiz. Ben çok değiştim. Hem sıkıntı çektim hem de bahtiyar oldum. Buradakilerle de konuştum. Komutanlarımız çok iyi. Yardım edecekler. Seni İstanbul'a gönderecekler. Ben iki aya kadar taburcu oluyorum. Beni geri hizmete verecekler. Savaşın şiddeti azaldı zaten. Beni görmek için hastaneye gelebilirsin. Annem tamam dedi, sen sağ salim gel de, her istediğin olur dedi. Hiç merak etme, ben seni İstanbul'a götüreceğim. Kuzey Kore ve Çinliler artık size zarar veremezler. Rahat olun.
Şinasi