Parmaklık Korkusu
Hekimlerin hastalığım hakkında aylar süren hummalı araştırmalarının, tetkiklerinin sonucu müthiş (!) bir teşhisle noktalanmıştı. Demir parmaklık korkusuydu rahatsızlığımın adı. İngilizcesi: “Barier pobia”!
Daha önce böyle bir hastalık ismi duydunuz mu? Ya da bu hastalığa duçar olan bir yakınınız var mı? Niye soruyorum; çünkü ben de Nasreddin Hoca misali damdan düşmüş birini arıyorum. Halimi ancak damdan düşen biri anlayacaktır.
Rahatsızlığım önce belli belirsiz bir şekilde başladı; bir gün liseyi okuduğum kasabanın çoğu okul arkadaşım olan gençleriyle birlikte kasabanın kıyısında kurulu askeri karargâhın etrafını saran kasabamızın tek ağaçlıklı bölgesine 'keşif gezisi'ne gitmiştik. Bayırı çıkarken öyle yorulmuştuk ki herkes ağaçların gölgesine uzanırken ben ormanlık alanı çeviren taş duvara oturmuş ve duvarın üzerinde uzanıp giden kara renkli demir parmaklıklara -tabi ki yassak olduğunu bilmeden- yaslanmıştım. Arkamda aniden canı yanmış vahşi bir hayvan böğürtüsünü andıran o korkunç gürültüyü duydum. Duydum demek yetersiz kalır. Ses iliklerime kadar işledi. İrkildim, ürktüm. O korkuyla duvarın üstünden nasıl atladığımı ve göz açıp kapayana kadar ilk elli metreyi nasıl gittiğimi anlatamam. Zaten hatırlamıyorum. Soluk soluğa kalmıştım. Benzim küle kesmiş, aklım başından gitmişti. Sonra; gün berbat olmuş. Arkadaşlar karga tulumba alıp eve getirmişler.
Söz konusu illetin ilk o zaman başladığını sanıyorum. Ancak günler geçtikçe sadece demir parmaklıklardan değil, gördüğüm her duvardan, her çitten, her tel örgüden rahatsız olmaya başlamıştım. Sokağa çıktığımda karşıma çıkan bir “özel mülk”, bir resmi kurum arazisi, köy yollarında gördüğümüz tarlaları bahçeleri birbirinden ayıran o mütevazı derme çatma çitler, keçi koyun ağılları bile rahatsızlığımı pekiştirdi. Aklınıza gelecek her türlü engel beni olduğum yerde donduruyor, bir sıtma nöbeti vücudumu adeta esir alıyor, sonra bir titreme, kasılmalar, terleme, üşüme, ateş, hasret, özlem, hepsinin üstüne tüy diken yalnızlık duygusu ve envaiçeşit acı bedenimi mekân tutuyor.
Psikologlar, psikiyatrlar, dâhiliyeciler, hariciyeciler, nörologlar, ürologlar, nörojirürjiciler ve bölümlerini telaffuz edemediğim nice tıp bilgini bütün bunların sebebini aramakla boşa zaman harcamış oldu. Çünkü hiçbiri bu rahatsızlığa makul ve mantıklı bir gerekçe bulamadı. Dolayısıyla tedavisi için de işi yarar bir sonuç. Tamam, bunu tetikleyen bir “ilk sebep” vardı ortada. Ama hiçbir tabip bu “küçük böğürtü” olayının böyle büyük bir sarsıntıyla sonuçlanabileceğine ihtimal vermiyordu. Yani insan bir kez bir “ses” duyar ve ondan sonra her türlü duvar türünden “kıllanır” mıydı? Huyum değişmiş, geçimsizin teki olmuştum. “Barier pobia”, bariyer fobi ya da demir parmaklık korkusu.
Sonuçsuz araştırmaların nihayetinde doktorların her 'tedavisi imkânsız' hastaya söylendiği gibi “kendi haline bırakın” denildim ve “evinde tedavisi uygundur” raporuyla mahalleye postalandım. Artık evden dışarı çıkamıyordum. Korkum daha da azmasın diye hep evde ikamete mecburdum. Korkumu tetiklemesin diye pencere demirleri söküldü. Yekpare cam yapıldı. Evcillik durumu beni ayrıntıcı bir adam haline getirdi. Evin her türlü işine el atmanın ötesinde geçmiş hayatımla ilgili en ince teferruatı neredeyse günbegün incelemeye başlamıştım. Dün annemin çeyiz sandığını karıştırıyordum ki elime bir defter geçti. Annemin el yazısını tanırım. Önce kapağını açıp açmamakta biraz tereddüt ettim. Ama daha fazla dayanmam mümkün olmadı. Rasgele çevirdiğim bir sayfadan okumaya başladım. Okuduğum bu ilk ve tek sayfada yazılı olanları sizinle paylaşmadan edemedim.
Babam nereden duymuşsa duymuş bugün açık görüş olduğunu. Tutturdu illa çocuğu götür babasına diye.
Ben çocuğumu oraya götürmem dedikçe diretiyorlar. Artık anlamakta zorlanıyorum bu insanları. Onlar da beni anlamıyorlar tabi. Kendimi anlatamıyorum. Bu görüşme çocuğun ruh dünyasında ne büyük yara açacak bilmiyorlar. Oysa ben ne güzel alıştırmıştım onu. Baban uzak bir ülkeye gitti, uzun süre gelmeyecek falan diyordum. Bunlar ne yapıyor; “babasıdır, görmek en doğal hakkı” diyorlar. İyi hoş da parmak kadar çocuk demir parmaklıklar arkasındaki babasını görecek de ne olacak. On dakikalık görüş sonrası çocuk tutturacak “hadi gidelim baba” diye. O zaman ne yapacaklar? Ben ne yapacağım? Aylardır özene bezene kurduğum mekanizma altüst olacak. Çocuğumu korumak adına uydurduğum yalanları, ip cambazları gibi itinayla oynamaya çalıştığım oyunu bir fiskeyle tarumar edecekler. Aman falso yapmayayım diye cambazın denge çubuğu elimde bir o yana bir bu yana; anamdan emdiğim süt burnumdan gelmişti.
Onunla boşanıyoruz ya, “zaten bir süre sonra nüfusundan da düşecekmiş”, görmesinin anlamı kalmayacakmış falan filan. Ben çocuğum babasını görmesin demiyorum ki; hapishane ortamında görmesin diyorum. Biz boşansak da o babasıdır. Bunu kimse değiştiremez. Görmek istediği zaman görecektir. Bir annenin, bir babanın en doğal hakkıdır evladını görmek. Ama o gün bugün değil. Bir de baba dediğin temiz bir isim bırakacak çocuğuna. İnsanlara bunu da anlatamıyorum. Çocuğun algı dünyası bozulmasın istiyorum, bugün yaşayacağı sarsıntı ömür boyu peşini bırakmaz biliyorum.
Ama dünyayla tek başınıza baş edemezsiniz: Dünya her zaman galip gelir. Sizin dışınızdaki herkes muradına erer.
Ben de daha fazla direnemedim. Çocuğu alıp hapishanedeki (dolandırıcılık suçundan) mahkûm babasına götürdüm. Nasıl anlatayım ya Rabbi! Hani zihninizde birini öldürürsünüz, belki ölmemiştir, ama siz öldüğüne inanmışsınızdır. İşte o öldüğünü kabullendiğiniz kişi bir gün aniden karşınıza çıkar; siz hayalet görmüş gibi korkarsınız. Görünce şok oldu. Dondu kaldı yavrucuğum. Neyse sonra sonra alıştı, sevdi babasını. Öptü, okşadı, saçlarını karıştırdı, omzuna çıktı, kucağında uyudu. Bu arada mütemadiyen sorular sordu neden eve gelmediğine dair. “Burası uzak ülke mi bâba” dedi. “Burada ne iş yapıyorsun? Çok mu para veriyorlar?...” Ama en kötüsü ayrılık anıydı. Tahminimden de kötü; “hazırlan baba, eve gidelim artık.” “Ben para istemiyorum, şekerleme, çikolata da alma. Ben yalnız seni istiyorum...”
İşte korktuğum başıma geldi. Kim ne diyebilir ki artık. Nasıl izah edebilirsiniz el kadar sabiye. Zorla kopardık babasından. Eve gelinceye kadar ağladı. Dört yaşında çocuk, babasını görse ne, görmese ne? Ama kocaman demir kapısını silahlı insanların beklediği, copları yanlarından sarkan gardiyanların her fırsatta kendini gösterdiği, girerken ve çıkarken üstünüzün başınızın didik didik arandığı, rutubetli asıl renginin ne olduğu bilinmeyen duvarları ve bir türlü eve gelmek istemeyen baba fotoğrafını artık ömrünün sonuna kadar unutamayacaktır yavrum.
Tıp adamlarının yıllardır uğraşıp durduğu “ilk sebebi” böylece bulmuştum. Sevinmeli mi, üzülmeli miyim, kararsızım. Günlüğü içinde bulduğum ceviz sandığın karanlık köşesine eski yerine itinayla koydum.
Yıllar sonra bitimsiz bir sokağa çıkma isteği bütün bedenimi kuşattı. Şimdi gördüğüm bütün çitlerin üstünden atlama isteğiyle dopdoluyum.
Elveda barier pobia!