Anasayfa Künye Yazarlar Arşiv Yorumlar Dağıtım Yerleri
91 Ağustos 2009
bukalp seni unuturmu anjo muro
Hayat bir noktadan başlar Emine Koylu
Bu Arkadaş ÇOK Güzel Yazıyor
Alev Dülger
onur özbekrem süleyman unutmaz
söz şifadır çağatay uluer
İnsan, sözünde saklı-3 Fatma Feyza Şencanlar
Yaz Perhizi
Yeni ekilen fidelerin dibine dökülen can suyu gibi diriltti beni bu taze koku. Bu haziran akşamında bir kuytu kır kahvesinde aldığım bu koku ile çıktım kendi dünyamın derinlerinden. Hadi ben gezgindim de bu insanlara ne oluyordu? Bahar serinliğini yaşamadan sıcak yaz günlerine geçtiğimiz bu günlerde, şehir ahalisi sanki evlerinden kovulmuşcasına sokaklara, caddelere kahvelere, lokantalara yığılmışlar. Kışın sessiz sokakları ve mesire yerleri yazın karmaşık, curcunalı, kaotik mekanları oluvermişti. Görünüşe bakılırsa ne yaşanılan büyük iktisadi kriz, ne çalkantılı siyasi ortam, ne gittikçe artan cinayetler onları ilgilendirmiyordu. Bir masa etrafında ya da bir kaldırımda, bir ağaç altında, saatlerce oturuyorlar yer yer seslerini yükseltiyorlar, kahkaha atıyorlar, habire ses çıkarıyorlardı. İlgi alanlarının dar olduğunu, hayallerinin kısa metraj olduğunu sandığım bu insanların saatlerce neler konuştuklarını merak ediyordum. Zaman zaman, olabildiğince uzaklarında bağımsız bir cumhuriyet gibi duran masamın bulunduğu yere kadar sesleri ulaşmıyor da değildi. Parça parça kelimeler, bozuk şivelerden ibaret lafazanlıklardı bunlar. Az konuşmanın erdemi hakkında bu insanlara bir şey söylemek, herhalde çok konuşmak olurdu. Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın yaz için beden perhizine uysalardı bari. Erzurumlu, yeme içmeye dair yaz tavsiyelerinde bulunurken, az konuşmanın da yaz  perhizi için önemli olduğunu söylüyor. Yazmaya dair ise böyle bir önerisi yok. O zaman ben yazmalıyım, bihaber olan, bilmemenin özgürlüğünü yaşayan bu insanlar da biteviye konuşup durmalı. Şimdi bakın şu kokunun bana yaptığı kötülüğe. Ne güzel de yalnızlık köşemde kurduğum yüce kayalar üzerine yapılmış şatomda, tarihin sayfalarını tek tek düzelterek ve geleceğe yollar çizerek mutlu mutlu avunuyordum. Beni şatonun merdivenlerinden koşarcasına indirip, merdiven trabzanlarından kaydırarak,  büyük avizenin altından ilk defa ona bakmadan geçip, uçuruma açılan kapının önüne getirip bıraktı. Kapıyı açar açmaz deniz rüzgarla yekvücut olarak önce geriye itti beni, ardından da kendi uçurumuna doğru çekti ama, kapılmadım bu akımın cazibesine. Zor oldu elbette, açık pencerede rüzgarın ayarttığı perdenin zaafını göstermedim. Korkumu kalkan yaptım, gücüm arttı sanki ve çekildim içeriye. Gücüm mü arttı, dalgınlığım mı, bu husus tartışılabilir, çünkü, az önce o kokuyla tanışmamışken bu kapıdan denizin ve rüzgarın uçurumuna  atılma niyetindeydim. Yani, kuytu bir kahveye, o kuytu kahvenin tenha köşesine,  hayalimin ve yer yer dualarla  merhem sürdüğüm yaralı düşüncelerimin evcil hayvanlarının arasına. Kuşku kuşlarının gagalarıyla delik deşik olan inançlarımın dünyasına, bedenimi ürperten tekrar düşlerin tavşanlarına, isyan salgılayan taş devrine mensup devasa sürüngenlerin yanına gidecektim, gitmiştim de. Genç, acemi ve bundan dolayı çekingen davranan garsonun masaya çay koyarken elinin titremesi de sanırım ortalıkta dolaşan bunca garip uçan kaçan hayvanı sezmiş olmasından kaynaklanıyor olabilirdi. Rüzgarlı denize kanmadım ve geri çekildim. Sesleri duymaya devam ediyorum. İnsan sesleri evcilleştirdiğim vahşi hayvanları ürkütüp kaçırıyor. Zoraki gülüşler, ağlayacakken yanlışlıkla kahkahaya dönüşen ses topakları hüznümü arttırıyor. Ses ve kahkaha parçalarını yapboz gibi bir araya getirmeye ve anlamlı görüntüler elde etmeye çabalıyorum ve başarıyorum sonunda. Hepsi çöldeki bir bitki gibi kavrulup duruyorlar ve üstelik kalabalıklıklarına rağmen yalnızlığın kumları savuran rüzgarıyla daha da kavruluyorlar. Biten çayımın tazelenmesini bekliyorum. Şehir ahalisi sokakta, sokak başka yere göçmüş belki de kış alıp gitmiş sokağı, kahveyi, caddeyi, yerine de böyle kötücül bir dublör bırakmış.
Peki bendeki bu kötücül duruş, bakış, seziş ve hatta aldanış neden diye düşünüyorum, cevap çokluğundan boğuluyorum. İnsanın kendinden, içinden, özünden, çekirdeğinden, bedeninden, bedenine saklanmış bilmeceden habersizce yaşayıp durmasına, her birinin kendince bir yerlerde bir şeylere tutunup yaslanarak, tutunup yaslandığı şeylerle beraber savrulurken hiç susmadan, hiç düşünmeden, kısa görüş mesafesiyle uzun keşif yolculuklarına çıkıp, abuk sabuk aforizmalar uydurup ya kendine ya da kendisinin belirlediği putlara tapınmasına ve sulu ağızlarla yalanmasına dayanamıyorum ve yine koşa koşa rüzgarlı denize açılan kapıya kaçıyorum. Bazen çok bilge, çok merhametli, çok anlayışlı, çok kadirbilir, çok yapıcı, çok aydınlık, çok nazik, çok  digergam, çok edepli olurken, kendi benliklerinin hastalanabileceği en ufak bir esinti hissettiklerinde çok zalim, çok cahil, çok acımasız, çok karanlık, çok bencil, çok anlayışsız, çok rezil oluveriyorlar. Ağızlarından sürekli boylarını aşan kocaman kocaman laflar çıkartıyorlar, çiğneyip çiğneyip tekrar çıkartıyorlar, utanmıyorlar! Sorsanız, onlardan çilelisi yok, en dayanılmaz acılar onların, sabır derseniz, ummanda su biter, onların sabrı tükenmez, aşk mı dediniz? Aman ya rabbim! Onlardan daha büyük, daha fedakar ve daha sadık aşık var mı dünyada? Hayır yok! En çok onlar severler en çok onlar beklerler, bir damla suyla yangınları sönüverince ilk sapaktan sapıverirler! Ama sorun, hayır onlar sapmamıştır, daha güvenli, az acılı çok keyifli başka bir yolda aşklarını yaşamakta berdevamdırlar! Yaşıyorum demeye, seviyorum demeye, biliyorum demeye, aşığım demeye u tan mı yor lar!
İğde kokusu mu? Yok hayır, iğde buğusu. Amberin nasıl koktuğunu bilen kaç kişi var acaba? Nereden kokladınızsa ona benzer kokusu amberin. Kendinden bir şey katmaz da, gizli olanı çıkartıverir açığa; görünür, koklanır kılar sanki. Yani, herkesin amberi kendine. Şimdi, bu aldığım, duyduğum, hatta gördüğüm kokunun kendisi böylesine muazzam bir güzellikte iken, beni ılık bir uykudan uyandırıp alev saçan bir kabusa uyutmasını nasıl izah edebiliriz burada, bu kuytu köşede?
Seslerden kokulara nasıl da geçtim. Ses ve koku. İkisi de görünmüyor. Bir şey hem var hem yok olur mu? Kulağımın duyduğuna gözüm inanır mı? Ya da burnumun kokladığına kulaklarım ne der? Sadece bir burun olsaydım kolaydı, çünkü, her şey kokudan ibaret olur, koku dışındaki varlık alanlarından habersiz olmak ben de bir sükunete yol açabilir, mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşardım. Kötü kokuları da bir şekilde kabullenerek yolumda gidebilirdim. Ama sadece kulak olsaydım, kokulardan kokuların yokluklarıyla çıkarttıkları gürültüden uzakta yaşar, görüntülerin; örneğin Himalaya'nın eteklerindeki yoksul bir köy evinde ağaç reçinelerini kazıyıp yemeye çalışan annesinin üçüncü kızı, cılız, beş yaşındaki çocuğun bir deri bir kemik halini görmez, taşlar ve dikenlerle yaralanmış çıplak ayaklarını bilmez, oturduğum yerin hemen yakınında, buharlaşan ailesinin dışarıya kustuğu gencecik çocukların tiner ve bali çekmekten, güneşte kalmaktan solmuş kalın muşambalara dönmüş yüz renklerini görmekten kurtulurdum. Ve daha nice böyle saçmalıklar. Şöyle olmuş; adımın yazılı olduğu levhaya birisi duyu organlarını, birer baş belası eleman olarak yerleştirdiği gibi bunların arasına hatlar çekerek oradan ne idiğü belirsiz bilincimin havuzuna habire her türlü bilgiyi doldurmuş. Belki de bu yüzden, bu havuzun dalgalanmalarıyla dalgalanarak, gah sözünü ettiğim şatonun denizin büyük dalgalarının yetişmeye çalıştığı pencerelerine, gah kulağıma dolan seslerin açtığı yoldan insanların sefaletlerine, gah olmayacak beklentilerin düş cennetlerine, gah tavşanlara, uğur böceklerine, küstüm otlarına, aldatıcı yalanların tiksinç kokularına gidip geliyorum. Oysa ben bir masada oturuyorum. Çayımı yudumluyorum. Karnım tok değil ama aç da değil. Yaz akşamının tenime fısıldadığı ışıklı sırda, gündüzün ölülüğüne inat dirilikteyim. Yalan aşkların, sevgi sözcüklerinin beni ayartmasına karşı şerbetli ve dolayısıyla güvendeyim. Dışarının karmaşası ve hoyratlığı karşısında böyle bir güven çemberi içinde olsam da, eğer şatomda değilsem, içimin kopardığı fırtınalara karşı çırılçıplak ve sığınaksızım. Ama yine de bu yaz akşamında, etraftaki seslere aldırmadan, kendi sessizliğimin ya da kendi gürültümün içinde, kendi dilimde kendi türkülerimi söylemeyi sürdürüyorum… Şükür ki kimse duymuyor, kimse görmüyor, kimse alamıyor kokusunu…
Mürsel Sönmez
Sürgünce-34
H. Ziya Taşkent
Geldiği Gibi
Resul Tamgüç
Özgür Gemi

Aliye Akan
Haberi Var

Nurettin Durman
Soru İşaretleri
Adem Turan
Şâir Yolda

Sıddık Ertaş
Anasır
Müştehir Karakaya
Çılgınlık Saatleri
Yasin Şafak
Gelecek Yarınlarda

M. Davut Yücel
Tahtaya Şiir
İbrahim Yarış
Işık Hanım'a Göre
Ali Görkem Userin
Cehennem Meselleri*

Süleyman Çelik
Sa'y, Adın Aşk Olsun
Sâre Çermik
Kışbahar