Anasayfa Künye Yazarlar Arşiv Yorumlar Dağıtım Yerleri
90 Temmuz 2009
bukalp seni unuturmu anjo muro
Hayat bir noktadan başlar Emine Koylu
Bu Arkadaş ÇOK Güzel Yazıyor
Alev Dülger
onur özbekrem süleyman unutmaz
söz şifadır çağatay uluer
İnsan, sözünde saklı-3 Fatma Feyza Şencanlar
Sürgünce

Sürgünce- 22


Kim gösterebilir benliğindeki sefaleti görebilme cesaretini ve kim yokolacaklıkla sınayabilir düşüncelerini,eylemlerini? Koskocaman (evet, koskocaman) evrendeki hiçlik düzeyindeki küçücüklüğünü kim itiraf edebilir? Kim ölümün soğuk kapısına yüz hatları tahrip olmadan bakabilir ve ürpertilerini saklamak ölümden saklanmak anlamına gelebilir mi? Kim susturabilir en esaslı sorun olan ölüme karşı içindeki korku borazanlarını? Bu borazanların sesi kimi boğmaz ki bir zevkin sofrasında, bir büyüklenmenin tepesinde, bir kendi aklını akılların aklı saymanın ahmaklık şehvetinde? Kim durabilir, durmayan zamana karşı? Böbürlenmenin yokolacaklıka karşı yapabileceği bir şey var mıdır? Kim, tanrılamadan ya da tanrılaştırmadan edebilir, durabilir? Kim, aşkınlığın kollarına atmak istemez ki kendisini?


Kim, inkarının içinde bir inanışı barındırmaz ki? Ya da, hangi tez bir başka tez ya da karşı tezin saldırısından, etkimesinden azadedir ki? Ve hangi ahmaktır ki içinin öz sesini susturur da basit tutkularının, geçici çıkarlarının, kendisine bağışlanan moda aptallıkların sağladığı avantajların pamuğu ile kendisine kulağını tıkar, sağırı oynar?


Şimdi bana yaz akşamları adada denizin ayaklarınızı seri serin okşadığı, seçkin kişilerle felsefeden edebiyata, iktisattan siyasaya kadar her konuda derin hazlar veren sohbetler ettiğinizi, sabaha doğru bir vakitte evinizin verandasındaki sallanan iskemlede uykuya dalıp benliğinizi saran ve teninizi tatlı ürpertilere boğan bir sabahı uykuyla karşılayıp öğleyi yakalayan biyolojik saatinizin tanrı takıntısından uzak tıktıklarla tıkır tıkır işleyen düzeninizin duraklarını anımsattığını ve kulüpteki zarları elinize aldığınız zaman artık akşamın ilk aşamasını geçerek mehtabın yumuşak yatağında bedenin en ücra köşelerinin şımartılma zirvelerine taşındığından ve mutluluğunuzun eksiksiz güzelliğinden söz etmeyin, aynı zaman-da “aydın” lığınızın ahaliye bulaşmasını istediğinizi ve “cahil” lerin de sizin “bilinç” liliğinize ulaşması ülkünüzün cıvıklığını da bulaştırmayın üzerime zaten, bedeninize söz geçirememe-nizin izleri de üzerinizde iken hem soyut hem de somut kokunuz burnumun direğini yıkıyor yanlış söyledim harab ediyor. Siz hapşıran tanrı (!) lar, ne demişti o putkırıcı şair size:


Kubur faresi hayat, meselesiz gerçeksiz


Heykel destek üstünde benim ruhum desteksiz


 


Sürgünce- 23


Dizginleri alabildiğine çekilmiş, ağzından köpükler fışkıran şaha kalkmış ve yeleleri rüzgara karışmış kişneyişi göğü yırtan bir atın sağrıları gibi sert ve canlı ve diri ve hayat fışkıran bir sözdü aradığı, belki de, bir sözdü korkularını ve umutlarını ortadan kaldıracak olan, onların ağır yük ve yükümlülüğünden kurtaracak olan ve kırık bir sandalye gibi tekinsiz olan hayatta hiçliğini hepliğe ulaştıracak olan bir söz:


Bir sözü söylemek gerek


Kimse anı bilmez ola


Çarpılışlar mı dediniz, evet, o, sözden ötenin peşinden bir çığlık, hem sevinç hem de korkuyla çıkan.


 


Sürgünce- 24


Sürgünün alıntıladıklarından:


Vicdanla çatışmayan yasaların geçerli olduğu bir toplum! İnsanoğlunun nihai hedefi böyle bir toplumu gerçekleştirmek olmalı.


(Alev Alatlı, Aydınlanma Değil Merhamet, s.39)


 


Vicdan: Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç.


Vicdanımı mütemadiyen besleyen direnti adımlarımı yavaşlatmamalıyım.


(Nuri Pakdil, Yazmak Bir Mucize, s. 45)


 


Vicdanı hep önde tutarak, önde görerek, “Kaya” yı daima onu öne alıp öyle itelemeye çalışılırdı. Her şey eksilebilirdi insanda; ama, vicdan, asla!


                 (A.g.e. s.66)


 


Yönelişlerin en ayrıcalıklısı, insanın kendi vicdanına doğru olanıdır.


          (Nuri Pakdil, Büyük Sorgu, s.41)


 


Vicdan: İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen, iyilik etmekten lezzet, kötülükten dolayı da elem duyan his.


Sürgünce- 25


İsteklerin, arzuların, tutkuların tutukladığı benlik tüm bunların üstüne bir de; korkuların, kaygıların, sevgi fırtınalarının, kıskançlıkların, öfkelerin, şehvet güvelerinin yağmasına uğruyor ve coşup taşan bir yanardağın püskürttüğü lav zerreciklerinin gökyüzü yeryüzü demeden uçuşup dağılması gibi her bir parçası bir yana doğru savruluyor ve vakumlayan hortumun bilinmez ve görünmezine doğru kaybolup gidiyor kimi vakitlerde. Haydi şimdi bu dağınıklığa ve parçalanmışlığa bir son ver verebilirsen ve topla toplayabilirsen! Bu dağınıklığı yorum numarası ile bütünlük olarak da tanımlayarak dehşetini azaltmak mümkün ise de, her yerde oluşunuz hiçbir yerde olmayış anlamına geliyorsa anlamsız ve abes bir çaba.


Sonunuz hiçliktir kaçınılmaz olarak. Parçalarınızın dağıldığı her yerde bütünlüğünüzden bir şey kaybetmeyip asal akışınızdan kopmamışsanız ne ala. İnsan, sonsuz oluş ve yokoluşların mikro alemidir de. Yoğunluğunu yaşamaktır insana yakışan, kabarmak değil. Kabarmak: ağırlığı artmadan hacmi büyümek.


 


Sürgünce- 26


Gecenin içinde orta yerinde bir sonbahar ağacının dallarına tünemiş - saydım- tam altı tane sığırcık kuşu - aslında bilmiyorum kim olduklarını, güvercin mi, başka bir kuş mu, karanlıktı, sığırcık benim yakıştırmam- başları göğüslerine gömülmüş halde sabahı bekliyorlar, pencerenin ayaz kapısını açınca gördüm onları - görüyorum hala her gece, daha bakmadım ama belki yine oradadırlar, dalların arasında karanlığın koynunda- orada öylece kıpırtısız duruyorlar ve ben onların huzurunu kaçırmamak için soluk alıp verirken bile dikkat ediyorum sessiz ve kıpırtısızlıklarına eşlik ederek öylece bakıyorum, sığırcık kuşları sabahı bekliyorlar uçmayı, konmayı, doymayı, benim gibi.


Hay huy içinde çabucak bitiverecek gün, bitiverecek ömür, başlayacak bir başka akşam, akşamın koynunda yani topraktan yapılma olanın, yine böyle dalda durdukları gibi hareketsiz başları göğüslerine gömülü uyuyacaklar. Benim gibi.


 


Sürgünce- 27


Yağmur gecenin sırtına şakırtılı bir hışımla indiği zaman aklıma gelir, Afrika'lı köleleştirilmiş kardeşin bir çiftlikte sırtına inen kırbaç. Yağmur masumdur ve gece ve kırbaç benzetmeleri yalnızca benzeşmelerinden kaynaklanan bir alıntılama, bir imleyiştir. Romantik esinlenişler de olasıdır ama nedense hep o benzetme: Sanki şu an orada o kırbaç acımasızca inmektedir, siyah bedene. Yağmur, ki sonralarının sözcüğüdür, güzeldir de, asıl adlandırılışı: Rahmet.


Rahmet: Bağışlama, yarlıgama, merhamet etme. Merhameti yoktur ya o günkü efendi (!) lerin, bu günküler onlara “rahmet okutur”. O kadar vahim. Daha çok işimiz var sayın yağmurla, rahmetle, rahmetli olmadan insanlık, bitmeden her şey.  


 


Sürgünce- 28


Suratı bir karış, hiç gülmemişliğin kaskatılığıyla gergin, ciddiyetin para ettiğini düşünerek kaşları çatıklıkta karar kılmış bir orta yaşlı adamın matruş yüzünde aniden olağanüstü bir şey oldu ve cetvelle çizilmiş gibi duran hatlar yumuşamaya, acemi bir tebessüme dönüşmeye başladı. Düpedüz bir gülümsemeydi bu. Kış ortasında sık ağaçlarla kaplı bir ormanın toprağına eskaza değivermiş bir güneş ışığının oracıkta yansıması ve loşluğa alışmış otların, içi kararmış yaban çiçeklerinin, mantarların, salyangoz oyuklarının, yılan kabuklarının ve daha nice küçük doğa figürünün şaşakalıp ne yapacaklarını kestiremeden yalnızca belli belirsiz esnemesi, olabildiğince hacimlerini genişletip bu ışığı ve dolayısıyla da ısıyı emerek yarı sarhoş olmaları gibi bir şeydi adamın yüzüne gelenin -o şey, her neyse- oluşturduğu etki. Adamın yüzüne ne değmişti de değiştirmişti?


Geçmişten söz edecek yaşa gelmiş, anılar dağarcığından çıkarabildiği oyuncaklarla oyalanmaya çabalayan ve sürekli kendisini izlediğini düşündüğü ürkünç bakışları üzerinde hissettiği için bir an bile bakışlarını yukarı kaldırmayarak görebildiği görüntülere yüzünü gömüp nerdeyse nefes almasını zorlaştıracak biçimde yaşamaya katlanan; bu arada, seslerin arasından sıyrılıp kulaklarına gelmesi muhtemel o ürkütücü bakışın sesini ya da ıslığını duymaktan da tedirgin olduğundan dolayı aşina seslerden başkasına kulaklarına yerleştirdiği filtre ile kendini kapatan; aynı zamanda, içinin kim bilir hangi bölgesinden, yöresinden sökün ettiği belli olamayıp yerli yersiz zamanlı zamansız gelip hallaç pamuğu gibi savrulan ve savuran evhamlardan bunalan, ev denilen kabuğun kalınlığıyla teselli bulup itiyadi olarak yaşayan; bakmaktan, duymaktan, hissetmekten uzak duran yaşlının da pencereleri açıldı ve odanın içi taze rüzgarla savrulmaya, bir hareket, bir devinim, bir hedefsiz ama hayata dair delil olabilecek olan bir curcuna başladı. Start verilmiş gibi yapmadığı şeyleri yapmaya başladı, başını yukarıdan indirmiyor, gökyüzünü acemi bakışlarla içine çekiyor, anlamsız el kol hareketleri yapıyor, tıknefes kahkahalarla dolduruyordu odayı, sokaktan gelen seslere kulak kesiliyordu. Var saydığı o ürkünç bakışların yerini bembeyaz bulutlarla bezeli göğün şefkatli ve sevecen bakışları almış, o bakışın ıslığı kuş cıvıltılarına dönüşmüştü. Ne olmuştu da açılmıştı tabutunun kapısı?


Meydana sırtlarını dönmüş gidiyorlardı. Çoğunlukla Beyoğlu caddesine ve diğer caddelere doğru amaçlı adımlarla ve sakin yürüyorlardı. Çok kalabalıktılar. Sanki şehir ahalisi meydanın altındaki bir tünelin içine girmiş ve şimdi de orada çıkarak şehre dağılıyordu. Bir an bile duraksamadan, sağlarına sollarına bakmadan, yürüyorlardı. Bırakın bir adımcık durmayı bakış bile atmıyorlardı meydana. Evet, çok kalabalıktılar. Kız ve erkek çocukları, genç kızlar, delikanlılar, orta yaşlı bay ve bayanlar, bastonuna yaslanan yaslanmayan yaşlılar, uzun saçlılar kısa saçlılar, orta uzun ve kısa boylular, çilliler, esmerler, topallar, körler, ağır işitenler, sağırlar, keller, şapkalılar, şapkasızlar, başı açıklar, başı örtülüler, at kuyruklular, keçi sakallılar, bol sakallılar, kirli sakallılar, matruşlar, makyajlılar, makyajsızlar, aptesliler, aptessizler, konuşkanlar, sessizler, bakkallar, manavlar, kasaplar, memurlar, memureler, işçiler, emekliler, enteller, dervişler, ressamlar, şairler, yazarlar, bilim insanları, ümmiler, okur yazarlığı olmayanlar, gazeteciler, kokoreççiler, seyyar pilavcılar, şef garsonlar, komiler, astsubaylar, erler, erbaşlar, subaylar, zabıtalar, polisler, sivil polisler, ajanlar, mafya elemanları, bitirimler, yoksullar, varsıllar, kotrası olanlar, olmayanlar, kotrada garsonluk yapanlar, makinistler, çımacılar, kaptanlar, tezgahtarlar, sekreterler, patronlar, iş adamları, girişimciler, yatırımcılar, kaldırımcılar, pastacılar, parkeciler, poğaçacılar, müdürler, şefler, amirler, müfettişler, aşıklar, sevenler, sevilmeyenler, sevgililer, kemaniler, udiler, sazendeler, hanendeler, şerbetçiler, limonatacılar, özel kalemler, danışmanlar, müşavirler, muhasipler, muhasebeciler, kasiyerler, hamallar, şoförler, muavinler, lastikçiler, kaportacılar, motorcular, remayözcüler, trikotajcılar, el işçileri, ayakkabıcılar, sayacılar, boyacılar, romancılar, hikayeciler, yönetmenler, dublajcılar, kameramanlar, muhabirler, set işçileri, hattatlar, ebruzenler, hakkaklar, mobilyacılar, marangozlar, pimapenciler, camcılar, çerçeveciler, bayrakçılar, tabelacılar, futbolcular, baletler, balerinler, mızıkacılar, bandocular, inretnet kafeciler, playstationcular, cdciler, bilgisayarcılar, bilgisayar tamircileri, programcılar, kontürcüler, cep telefocuları, cepçiler, tırnakçılar, bankacılar, akvaryumcular, kuşbazlar, cambazlar, madrabazlar, başkanlar, başkan yardımcıları, başkan yardımcısının yardımcıları, onların yardımcıları, temizlik görevlileri, hademeler, kapıcılar, badanacılar, cilacılar, son ütücüler, makastarlar, overlokçular, yeni yetmeler, yerden bitmeler ve daha niceleri bir an bile meydana bakmadan dağıldılar Taksim Meydanı'ndan. Ne olmuştu da tek kişilik hücrelerinden çıkmışlar; bakış karartan virüslere kapılmadan, ilk kez, gözbebeklerini özgür kılarak, yalın bakışlarla birbirlerini süzerek ve sevgi dolu bir esenlemeyle yolda yoldaş halde haldeş olmuşlardı?


Bir bakışın değmişti çünkü, o yüze, o odaya, o odalara, o meydana. Bir nazarın.



Mürsel Sönmez
Sürgünce-34
H. Ziya Taşkent
Geldiği Gibi
Resul Tamgüç
Özgür Gemi

Aliye Akan
Haberi Var

Nurettin Durman
Soru İşaretleri
Adem Turan
Şâir Yolda

Sıddık Ertaş
Anasır
Müştehir Karakaya
Çılgınlık Saatleri
Yasin Şafak
Gelecek Yarınlarda

M. Davut Yücel
Tahtaya Şiir
İbrahim Yarış
Işık Hanım'a Göre
Ali Görkem Userin
Cehennem Meselleri*

Süleyman Çelik
Sa'y, Adın Aşk Olsun
Sâre Çermik
Kışbahar