Biz, her zaman insanı savunan, insanın, ruh ve beden, sevgi ve öfke bileşimlerini bir arada ve hakikatin aynası olarak gören ve buna bağlı olarak da hayatı, sevgi ve coşkuyu, alınterini ve gözyaşını, insanın biricikliğini, özgürlük ve yalnızlığının dokunulmazlığını, yani yaşama hakkını, zaman dediğimiz düzlemde diğer insanları ezmeden ve ezilmeden yolunda yürümesi gereğine olan inancımızı sürekli ve canlı bir bilinç olarak yaşadık ve yaşamaktayız.
Her zaman ve her durumda, kimden kime yönelik olursa olsun zulmü, sömürüyü, kini, kanı onaylamadık. Bu tutumumuz güncelle sınırlı değil. Ve elbette ana “mesele”si insan olan edebiyatın da meselesidir bu. Acı bir “çağa tanıklık“ sürecindeyiz ne yazık ki.
Her şeye karşın umut bizim vazgeçmediğimiz bir tutumdur. “Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır” diyor Sezai Karakoç. Salt bu dizenin yazılmış olması, bu dizeyi ve böylesi dizeleri yazabilen insanların aramızda, yanımızda bulunması bile umuda yaptığımız vurgunun doğruluğunu göstermiyor mu?
“Ayrılık insan benliğinde bakılamaz derinlikte bir yar gibi dursa da, kimi zaman geleceğe - o, zamanda açılan binbir gözlü yaraya- yani o yara gözlerimizi kısarak da olsa bakmaktan, umut etmekten geri duramıyoruz” diyor Alfonso. Ona aşkın bir uçurum olduğunu, aşka dair söylenilenlerin yalan olduğunu, gerçek aşkın ya da gerçeğe en yakın aşkın dünyaya en uzak gezegen kadar yakın olduğunu söylemek isterken vazgeçiyorum. Türkçe'yi iyice öğrensin bakalım. Belki o zaman, salt kelimelerin gerçek olduğu dünyanın “tercihe şayan”, az uçurumlu ve yarsız olduğunu, bunun ise “iş”i kolaylaştırdığını anlatabilirim ona.
Esenlikle.
M.S.
Temmuz 2010 - 102. sayı yazıları